Konum
Anasayfa > multimedya > Röportajlar > Kadıköy ile Özdeşleşen Bir Müzisyen : Cenk Taner

Kadıköy ile Özdeşleşen Bir Müzisyen : Cenk Taner



Biletsiz.com
Cenk Taner Röportajı


Öncelikle zaman ayırıp geldiğiniz için çok teşekkür ederiz, sizinle tanışıyor olmak bizim için mutluluk verici.

Eyvallah, o mutluluk bana ait…

Dergimizin ilk sayısının konsepti geçmişiyle yüzleşmek olacak, “Dipten ve Derinden” albümünden bugüne doğru geldiğimizde sizin ve müziğinizin geldiği noktayı ve yaşadığı değişimi nasıl değerlendiriyorsunuz. Geçen yıllarda neler değişti, neler aynı kaldı?

1990’da Keşmeşeker’i kurduğumuz, 1991’de de ilk albümü çıkardığımız düşünülürse, baya bir yol katettik grup olarak. Bana tabii öyle gelmiyor, daha yeniymişiz, sanki 2009’da kurulmuşuz gibi geliyor. Halbuki jetonlu telefonlar döneminden geliyoruz… (gülüyor). Şaka bir yana, hep üreten bir grup olduk, ilk çıktığımızda da iddiamız bu yöndeydi. Aşağı yukarı 20 albüm yaparız diye çıkmıştık yola. Ciddi bir iddia tabii ama 8 albüm oldu. Yıllarca kazanılan tecrübe ile müzik de evriliyor tabii. Şarkı sözlerinin farklılığı ile de grup olarak çok farklı bir noktada duruyoruz bana sorarsan. Müzik hayatımdan mutluyum yani, olgun bir yere geldiğimizi düşünüyorum artık.

Göstermiş olduğunuz üretkenlik gerçekten takdire değer. Kum albümünden sonra 7 yıllık bir ara verdiniz, o ara biz dahil tüm dinleyenleri üzmüştü ama aranın ardından eski bir dosta yeniden kavuşmuş gibi hissediyoruz.

2004 yılında çıkardık Kum albümünü, aynı sene içinde Andıran Otu kitabı da piyasaya çıktı. Albümü kaydetmeye başlarken beklenti büyüktü tabii. Şarkılarıyla, söylemleriyle, albüm kapağıyla beklentileri de karşılağımızı düşünüyorum. Dinleyici profilimizi bildiğimiz için, geçmişten bugün dinleyiciyle samimi bir diyalog kurmayı başarabildik. Her gruba nasip olmayacak, sahiplenici bir dinleyici kitlemiz var.

Peki Doğdum Ben Memlekette çıkalı 8-9 ay oldu. Size yansıyan geri dönüşler nasıl?

Çok olumlu tepkiler aldık. Tabii sosyal medyada işler çok hızlı ilerlediği için, sanki 8-9 ay değil de 2 sene önce albümü çıkarmışız gibi geliyor insana. Yap Metin Abi (Kurt) ile tanışmamız ve aramızdaki etkileşimle beraberinde gelen yoğun süreç ve yapılan röportajlar ile grup su yüzüne çıktı diyebiliriz. Metin Kurt Yalnızlığı isimli çalışmamız ile de güzel geri dönüşler aldık.

Metin Kurt ile diyaloğunuz nasıldı, kendisi albüme nasıl dahil oldu? Sizin Metin Kurt’u kullanma fikriniz mesajı yerine ulaştırmak açısından son derece başarılı ve güzel. Kendisi nasıl baktı bu olaya? Gerçi tanışıklığınız varmış galiba.

Yoktu… Sonradan oldu. Ama o şarkı, aslında albüm çıkmadan 2-3 sene önce benim yazdığım bir şarkıydı. Bir gün Nazım Hikmet Kültür Merkezi’nin bahçesinde tanıştık. “Benim hakkımda şarkı yapmışsınız ha?” dedi. Ben, “ Metin abi, senden de izin almadık” dedim. O da, “yok canım, ne demek” dedi. “Abi şarkı direkt sen ve hayatınla ilgili değil, orada biz aslında metafor olarak kullanıyoruz işin açığı. Senin temsil ettiğin değerler çevresinden, hani diğer insanlar da tanıyor. Hatta seni kapağa da koyacağız abi” dedim. “sakallı fotoğrafım var, onu koyun” dedi. “abi, ya onu koyacağız ya da milli takım forması ile bir resmin var. Onu koymayı düşünüyoruz” dedim. “Tamam, o da çok iyi” dedi. Kokuyu almış olduk yani. Tabii şarkıyı dinleyince ne diyecek bir gerginlik vardı. “ben de böyle bir şey olunca, sizin hakkınızda bir araştırma yaptırdım” dedi. “Kimdir bunlar diye. Bizim aynı olduğumuzu anladım, sorun yok” dedi. Sonrasında muhabbet başladı… Konserlere geldi Metin Abi, 4-5 konserde konuşma yaptı. Baya konuşma fırsatı oldu. Hepsi de bu süreç içerisinden oldu. Ama basına yansıması çok farklı oldu. Çünkü Metin Abi’ye karşı basın günah çıkardı. Cenazesinde zamanın yardım edilmediği söylendi… Herkes için sonradan bir günah çıkarma oldu…

Müzikte 20. yılınızı kutluyorsunuz ve müzik dünyasının duayenlerinden biri olduğunuzu rahatça söyleyebiliriz. Geçen yıllar boyunca ülkemizdeki müziğinin gelişimini yakinen gözleme fırsatına sahiptiniz. Seksenler sonrasında Türk müziğinin hızla apolitikleştiğini söylememiz hiç de yanlış olmaz herhalde.

Bizim memleketi bu dünyadan da ayrı tutmak gerekiyor biraz. Bu konunun tabi çeşitli ayrıntıları var… Saçma… Birincisi politik şarkı yazma dediğimiz şey aslında tehlikelidir sanatçı açısından. Çünkü bir zaman sonra gazete haberi muamelesi görebilirsin. Oluyor bu durumlar mesela Amerika’da Vietnam Savaş’ını eleştiren bir sürü savaş konulu şarkı yazıldı, kaç tanesi bugüne geldi, kaldı? O an için yazılan şarkı olma tehlikesi var onun. İşte bak Dylan’ınkiler kalmıştır ya da bir elin parmağını geçmez. Dolayısıyla yani olay sırf protestodan ibaret değil, edebi söz yazarlığını da katmak zorundasın. Bizim ülkede zaten hani, bu tip gelenek de az. 70’lerde varmış, 80’lerden sonra hani popçuların çıkması çok doğal. Zaten hani genel olarak bir apolitikleşme süreci olduğu için. Popüler müzik adı üstünde yani eğlendirmeye yönelik, göbek attırıcak, eğlendiricek, seni o an dertlerinden uzaklaştırıcak bir müzik tarzı o zaten. Rock müziğin hep daha bir ağırlığı olduğu düşünülür. Ama bu da hep sistem tarafından ehlileştirilmeye müsaittir, paraya dönüşmeye müsaittir. Punk akımı çıktığı zaman da, aslında çok protesttir. Kritik şeylere de, grift müzisyenlere karşı da birçok konuda müzik yaparız. Türkiye’de rock zaten, Türkiye’de söz yazımı, hani bu ülkenin çok iyi şair ve yazarları vardır, ama söz yazımında hep bir problem vardır Türkiye’de. Dolayısıyla Rock dediğimiz şey de, sistem tarafından ‘distortion gitar’a indirgendi. Yani rock yapıyoruz çıktıları zaman, aslında pop yapıyorlardı. Önüne bir ‘distortion’ alıyor, ‘ben rock yaptım’ diyorlardı. Dolayısıyla o, sistemin kullanmaya çok müsait olduğu bir alan, paraya tahvil ettiği bir alan. Kendi inandığı şeyleri yapan insanlar, hep birtakım şeylerle mücadele ederler. Çok fazla konser veremezsiniz, iletişim sorunu olur. Dolayısıyla sen de, kendin gibi düşünen adamların plak şirketleri ile çalışırsın. Onların da zaten durumları belli oluyor, tabii bir Kral TV’de çıkman beklenmiyor, seni Serdar Ortaç’tan sonra yayınlamak istemiyorlar. Zaten ben de onları seyretmiyorum. Alternatif kanallar yaratılıyor yani, zaten alternatif alanlar yaratılmak zorunda. Dolayısıyla politik müzik zor bir şey, yapan insanları korumak lazım. Ama bu iş hala alternatif bir mecrada yürüyor. Aslında birçok insan birçok şeyi yapıyor şu anda, ama insanlar onları yok farzediyor. Hiçbirisini göremiyorsun, duyamıyorsun. Ancak meraklısı takip ediyor, o meraklı dediğimiz insanlar da zaten Türkiye’de okuyan, kültürel aktivitelere giden insanlar, koyun gibi olmayan insanlar. Dünyanın, ülkenin şartlarını düşünen insanlar. Dolayısıyla bu ülkede senin sevdiğin yazarın kitabı kaç satıyorsa, ben ondan 10.000 daha fazla satamam zaten. Böyle bir şey var, bu marketing, pazarlama işi. Migros bile kitap satıyor, markete düşmüş yani. Bu tip kültür de markete düştü, onun dışında kalmak çok büyük kahramanlık. Dinleyicinin de buna bir tahammülü yok. Kesmeşeker grubu mesela, bir reklamda oynayamaz, çünkü hemen seyircisi tefe koyar. Grubun yaşam alanı için de tedbirler alması gerekiyor. Çünkü bir konser veriyorsun, 20TL bilet fiyatına isyan ediyorlar, konser günü ve saatine isyan ediyorlar. Ben de; “peki o zaman, bilet fiyatını siz belirleyin” diyorum, çünkü biz elimizden geldiğince düşük tutmaya çalışıyoruz. Ama dinleyenlerin de elini taşın altına koyması gerekiyor.

Peki rock müziğin apolitikleşmesini 82’deki darbe sürecinden sonraki tektipleştirmeye, unutmaya bağlayabilir miyiz? O cesareti göstermek Türk toplumunun genlerinden çıkarıldı mı darbeden sonra? Günü yaşamak için motivasyon sağlayıcı bir araç haline mi geldi popüler müzik? Geçmişten bir kaçış yolu olarak mı görülüyor?

E tabii darbeden sonra, memlekette sol diye bir şey kalmıyor. Ülke muhafazakarlığa açık hale geliyor, gelişmekten yana ilerlemekten yana olan insanların yaptığı müziği kendi muhafazakar alanında göstermezsin. İşin kötü tarafı bizim memlekette bir arşiv geleneği de olmadığı için insanlar 70’lerde yapılan o protest ya da iyi müziklere de ulaşamadılar yıllarca. Çünkü onların plakları yoktu. Onlar hakkında yazılmış kitap da yoktu; İngiltere’de falan böyle değil. 60’larda, 50’lerde müzik yapan birinin arşivini bulursun. Şimdi internet sonrasında değişiklik var tabii, Youtube falan var…

Artık eski şarkılar bir filme soundtrack olduktan sonra değere biniyorlar…

İşte insanların gözüne sokmak gerek, o da televizyonda seyredecek, görecek… “a bu şarkı neymiş acaba?” diye merak edecek, albümü alacak falan. –albüm de almaz ama, indirecek onu falan- (gülüşmeler)… Neden şikayet edilip, neden edilmeyeceği bu memlekette çok belli. Bu ülkede bu işi yapıyor olmak bile aslında yeterli oluyor.

Albüme dönersek, neden “Doğdum Ben Memlekette” ?

Aslında o bir güzelleme gibidir. O şarkıda 80’lerde 90’larda ne oldu diye… O, darbe sonrası kayıp kuşak tabii. “Kuşağım kayıp” falan gibi sözler vardı orada… Yani ülkenin genel ahvalinin açıklaması için “Doğdum Ben Memlekette”. Metin Kurt gibi çok grift, milli takım formasıyla oynamış biri oluyor mesela. Bugün düşünülemeyecek bir şey o… Metin Abi de öyle demişti, “ Ben Kesmeşeker’den şüpheliyim” demişti… “Ulan beni koyacağınıza, niye şuanda meşhur bir futbolcuyu koymuyorsunuz?”

Albümde İnsülin’deki ekibinizle beraber çalıştınız. Nasıl bir deneyim oldu eski ekiple çalışmak?

Tansu ve Emre ile daha önce tekrar çalışmıştık, Can ile çalışmamıştık albümden beri… Çok iyi anlaştığımız bir kadro çok rahat oldu açıkçası… Gerginlik olmadı yani…

Söz yazım süreci nasıl gelişti?

15-16 şarkı arasından 10 tane belirledik, gerisi alternatif olarak kaldı… Ben şarkıları çaldım gönderdim, sonra düzenlemelerini yaptık, o süreçte ilerledik yani. Bu albüm dışında konserler de devam ediyor, bir kitap fikrimiz var hazırda…

Albümün belki de en öne çıkan şarkısı Metin Kurt Yalnızlığı’nı dinlediğimizde aldığımız mesaj şu; İnandığı değerleri için yaşayan ve savaş veren insanlar yalnızlaşmaya mahkumdur. Bu durum hep böyle mi?

Evet… Bizim ülkede daha fazla olmak üzere, dünyada da böyle yani… Yalnızlığa mahkum. Ama o, seçilmiş, tercih edilmiş bir yalnızlık olduğu için ondan da pek fazla şikayet edilmez.

Değerli bir yalnızlık aslında…

Evet… Bilinçli bir yalnızlık. Onun için Metin Abi’nin de bir şikayeti yoktu aslında o konuda. Onun başka bir kırgınlığı vardı aslında. Özellikle futbol gibi çok popüler bir sistemde, o çok daha zor bir iş tabii. Bir de, çok sert bir adamdı bu konuda. Daha sonra o sertliğinin de doğal olduğu anlaşıldı…

Sizle buluşmadan önce neler yazılmış neler çizilmiş, insanlar neler düşünüyor diye bir araştırma yaptım. İnsanlar Kesmeşeker’i hep bir samimiyetle beraber anıyor. Günlük hayattaki şeyleri bizlere çok özelmişçesine anlatmanın zorluğundan bahsetmiş herkes. Söz yazarlığı bir gözlem işi, bu gözlemleri aktarmak da gerekiyor ve siz bunu son derece başarılı yapıyorsunuz. Söz yazarlığı konusunda ilham aldığınız birileri var mı? Nelere dikkat ediyorsunuz söz yazarken?

Tabii bu işin formülü yok. Bu işin gerçekten yapıldığı 80-90 öncesi dönemle de etkileşimimiz oluyor. Yabancı müzikle de etkileşimimiz oluyor, mesela Eagles ile. Türkiye’de ise, Barış Manço olsun, Cem Karaca olsun, hatta Mazhar Alonson bile acaba bu sefer ne demiş, ne söylemiş diye merak edildi hep. Bülent Ortaçgil de öyle tabii… Söz yazmak için, bir şairlik, bir edebiyat yönü de gerekiyor tabii. Bu ülkenin yazarlarını bu ülkede yazılanları da bilmek gerekiyor tabii. Günümüzde müzisyenler tekniğe çok önem verip, şarkıların içini doldurmayı unuttular. O entelektüel kısmı unuttular. Belki müzik dışındaki diğer alanlar da unutmuş olabilir bu entelektüel kısmı.

Yabancılardan ilham aldıklarınız var mı?

Yabancılardan isim veremem kolay kolay ama, kendi müziğini yapıp, kendi şarkılarını söyleyen insanları takip ettim hep. Daha ilgi çekici geldi onlar hep… Bunu yapabilen insanları ayrı bir tarafa koyarım ben. Önemli olan üretimdir, piyasa şartlarına gitmeyen üretimdir…

Şu an içerisinde bulunduğumuz piyasa ortamında sanata sistematik olarak ihanet edildiğini söyleyebilir miyiz? Artık insanlar topluma mesaj kaygısından ziyade, ceplerini doldurmayı düşünüyor…

Tabii bu durumu biraz derinden incelemek, kazımak gerekiyor. Tırnak içinde sanat dediğimiz şey nedir? Biraz da bunu düşünmek lazım bence. Metin Abi de hep böyle derdi, “adam zamanında koşmuş, zıplamış, birileri de buna spor demiş. Ama aslında spor nedir?”. Sanat için de böyle diyebiliriz. Aslında sanat nedir? Konuşulan kavramın aslını öğrenmek de önemli bence. Kavramlar üzerinde oynamak çok kolay ama bir o kadar da tehlikeli… Bu işi yapan insanların vicdanıyla alakalı bu durum bence. Bu para öyle bir şey ki, bir gün bir şarkı şarkı yaparsın satar, ordan para kazandıktan sonra minareyi kılıfına uydurursun. Vicdanla alakalı herşey, şarkını reklama vermezsin mesela. MFÖ’nün en çok yaptığı şey mesela, şarkıları sürekli reklamlarda… Vicdanen bağını koparıyosun onlarla bir süre sonra tabii, sempatik yaklaşmıyorsun onlara karşı… Yaptıkları bakidir o ayrı tabii ama para işinin de sonu yok…

Son sorumuz; Cenk Taner’in gelecekteki planları neler? Gelecek için neler düşünüyorsunuz? Mesela yakın zamanda bir video klip daha bekleyebilir miyiz?

Belki yurtdışı ile sürpriz bir şeyler yapabiliriz ama müzik yolunda ilerlemeye devam diyoruz. Yolda bir video klip daha var diyebiliriz. Gökçe diye belgesel çeken bir arkadaşımız var, onunla bir diğer video klip çekmemiz yakındır. Ayrıca ilk video klibi çeken arkadaşımız da üçüncü video klibi çekmek istiyor. Hangi şarkıya olur bilmiyorum ama çekeceğiz yani.

Çok teşekkür ederiz, çok doyurucu bir sohbet oldu…

Ben teşekkür ederim, ne demek… Sizlere de başarılar diliyorum.

Kaynak: biletsiz.com

Bu röportaj “Geçmişle Yüzleşmek” teması kapsamınca Biletsiz Dergi’de yayınlanmıştır.

Bir Cevap Yazın

Top