Konum
Anasayfa > multimedya > Makaleler (Yazılar) > Kesmeşeker Kontrol Kulesi’nde | Deniz Durukan

Kesmeşeker Kontrol Kulesi’nde | Deniz Durukan

Anadolu’nun âşık geleneği 1990’larda büyük kentte de karşılığını buldu. Ve kent, kendi ozanlarını yaratmaya başladı. Kesmeşeker, yani Cenk Taner ve arkadaşları, 1991 tarihli ilk albümleri “Dipten ve Derinden”le tavırlarını net bir şekilde ortaya koydular. O günden bu yana da çizgilerinden zerrece ödün vermediler. Ne plak şirketlerinin stratejilerine aldırdılar, ne de pazar politikalarına… Böylece Kesmeşeker, önümüze gelene bonkörce “muhalif” diyerek methiyelere boğduğumuz günümüzde bile “muhalif” kelimesinin hakkını veren nadir müzik gruplarından oldu.

Bugünlerde “Doğdum Ben Memlekette” adlı albümleriyle karşımıza çıkan Kesmeşeker, hâlâ iyi müzik yapıyor ve hâlâ muhalif. Ticari kaygılar gütmüyor, geniş kitleler tarafından beğenilmeyi, yani seçilmeyi beklemiyor. Ve sadece müziğini, sözlerini, duruşunu değil, dinleyici kitlesini seçme özgürlüğünden de sonuna kadar yararlanıyor.

Müziği ciddiye alınacak bir uğraş olarak gören ve bu uğurda derinlere inmekten, sorgulamaktan, araştırmaktan hiç vazgeçmeyen Deniz Durukan’ın kaleminden…

 

Kesmeşeker Kontrol Kulesi’nde: “Dünyada âşıklardan çok acıkanlar var”

Doksanlı yıllar, pop müziğin ivme kazandığı, Seksenlerde popüler olan arabeskin geriye itildiği, daha doğrusu arabeskin poplaştığı, pop’un da arabeskleştiği bir dönemdi. Bir anlamda müzik türlerinin arasındaki ayrımın kalktığı, herkesin neredeyse tek türde ürün verdiği bir süreç de diyebiliriz. Ya da kısaca hayatın her alanında başlayan tektipleşmenin pop müziğe de yansıması….

Bu arada, o dönemler çok da popüler olmayan, daha underground bir ruh taşıyarak dipten ama yavaş yavaş gelen rock müzik de, özellikle doksanların sonunda gerekli ilgiyi görecekti. Rock müzik seksen öncesinden faklı bir söylemle, âşık geleneğinin etkisinden sıyrılarak kentli bir müzik olarak yer alacaktı müzik sahnesinde. Bu durum (ellili yıllardan itibaren) kentleşme sürecinin hız kazanması ve birey faktörünün öne çıkmasıyla da ilintili. Elbette seksen darbesi ve Türkiye’nin kapitalist sisteme uyum sağlaması, değişen siyasi konjonktür, globalleşme çabaları, sol anlayışın çökertilmesi gibi birçok faktörün yarattığı boşluk duygusu, yalnızlaşan ve yabancılaşan bireyin yeni türküsü, kentin sesi de olur. (Darbeden sonraki süreçte seksenler, doksanlar ve iki binler olmak üzere rock müziğin geçirdiği değişim, dönemleri itibariyle müzisyenlerin tavrı ayrı bir yazı konusu. Bu anlamda seksenlerde ilk gençliklerini yaşayan bir kuşağın; doksanlarda kendi ifade etme biçimini Kesmeşeker’in özelinden bakarak anlamak mümkün. Dönemin ruh hali ve rock müziğe yansıması kent ve ozan ilişkisinin nasıl tezahür ettiğini göstermesi açısından da dikkate değer.

İşte tam da bu nokta kent, kendi ozanlarını yaratır. Cenk Taner gibi… Doksanlı yılların başında Kesmeşeker’i kuran Cenk Taner ve arkadaşları 1991 yılında ilk albümlerine verdikleri “Dipten ve Derinden” adıyla, bir anlamda almış oldukları tavrı da belgeliyordu. O günden bu yana çizgilerinden ve tavırlarından hiç ödün vermeden ilerleyen bir grup Kesmeşeker. Özellikle popüler kültüre karşı aldıkları tavır ve popülist söyleme yaslanmadan, bulundukları dönemin verileri ve algısıyla davranmadan yirmi yıldır ayakta kalmayı başarmış olmaları son derece önemlidir.

Bu durum şöyle de izah edilebilir: Doksanların sonundan itibaren rock müziğin popüler olması ve tıpkı pop müzikte olduğu gibi yapımcıların rock müzik üzerine bir pazar stratejisi geliştirme çabalarının olduğu bir süreçten geçtik. Yani rock müziğin poplaşması tehlikesini de yaşadık. (Popüler müzik ve pop müzik kavramlarını ayrı değerlendirmekte fayda var.) Buna karşı duranlar da oldu, yenilenler de. Tüm bu süreçte bunun savaşımını veren ve hâlâ da vermekte olan muhalif isimlerden biri Kesmeşeker. Üstelik önüne gelen isme muhalif ya da cesur deme bonkörlüğünün revaçta olduğu bu zamanda, bu kelimenin hakkını veren bir duruş sergiliyorlar. İstediği müziği yapıyor, moda olan söylemler yerine istediği sözleri söylüyor, ticari kaygıdan çok estetik kaygı güdüyor. Yani seçilmeyi değil, seçmeyi tercih eden bir grup Kesmeşeker.

İşte tam da bu nedenlerden dolayı bugün “Doğdum Ben Memlekette” albümüyle o tavrın karşılığını alıyor. Yedi yıllık aradan sonra çıkardığı bu albümle, çokça konuşulan ve hayli ilgi çeken grup oluyor Kesmeşeker. Diğer yandan, dinleyiciye ne verirseniz alır mantığını alaşağı edip dinleyicisini de taçlandırıyor. Tıpkı Bülent Ortaçgil gibi.

Elbette bu albümde yer alan “Metin Kurt Yalnızlığı” adlı şarkı albümün çokça konuşulmasının önemli nedenlerinden biri. İdeolojik görüşü nedeniyle unutturulmuş, sahadan dışarı çıkarılmış ve yalnızlaştırılmış olan Metin Kurt’un mücadelesi de Kesmeşeker’in müzikal tavrıyla örtüşüyor. Bir yıldız değil, futbol emekçisi olduğunu söyleyen, spor emekçileri sendikasını kuran, futbolcunun, sporun sistem tarafından sömürülmesine karşı duran bir isim Metin Kurt. Buradan baktığımızda Kesmeşeker albüm kapağına Metin Kurt’u koyarak ve onun adına şarkı yaparak aynı görüşte olanların ortak sesine müzik aracılığıyla tercüman oluyor. Birçok kişinin içinde bulunduğu umutsuzluğu; yalnızlaştırma ve ötekileştirme politikalarının yarattığı o derin sızıyı yüzümüze çarpıyor Kesmeşeker. O nedenle yalpaladık, yaralarımız kanadı.

Sadece bu şarkıyla mı? Elbette değil. Albümün tamamı aynı düşüncenin ve tepkinin bir ürünü. Mesela; albümün diğer kilit şarkılarından biri olan “Doğdum Ben Memlekette” tam da yukarıda sözünü ettiğim kırılmanın yaşandığı sürece işaret ediyor. “Senin seksenlerin, doksanların ne oldu?” diye sorarken cevabını da veriyor aslında “Kayıp eşya bürosunda kuşağım kalmış” derken, umudunu cüzdanında değil yüreğinde taşıyan bir kuşaktan söz ediyor Kesmeşeker. Törenlerde, bol parıltılı ışıkların altındaki o görkemli sahnede yer almak için birbirini ezerek üste çıkmayı beceri sayan algıdan söz ediyor. Şarkısındaki gibi her şeyin sermaye için olduğu bir dönemde “eğeceksen aşk için eğ başını” diyor. Eğer varsa başınızı eğecek bir aşk, kalmışsa eğer aşk ile sarılacağınız bir hayat, gülümseyin! Çünkü önünde başımızı eğeceğimiz bir gerçeklik varsa eğer; o da aşktır. Ve bir de “Alın teriyle dolu kaplarda boğulanlar”a saygı…

Deniz Durukan

Nisan 2012

Bir Cevap Yazın

Top