Konum
Anasayfa > multimedya > Röportajlar > “Rock’n Roll Tadında Kesmeşeker”

“Rock’n Roll Tadında Kesmeşeker”

Grubun tek sabiti Cenk Taner’in doğumunu 01 Ocak 1991 olarak belirlediği Kesmeşeker, dipten ve derinden bir şekilde 20. yılını doldurdu. Eserlerinde normal bir günde hepimizin karşısına çokça çıkan sistemsel engellere sade analizlerle siyasi göndermelerin ağırlıkta olduğu grupla son albümleri öncesi şarkılarındaki gibi siyaset, askerlik, futbol, aşk ve yalnızlık dolu bol metaforlu ve yeni albümleri hakkında ipuçları aldığımız bir sohbet gerçekleştirdik. Eksiyirmidört

Volkan Ağır

Üniversitede ilk yılım. Saat gecenin üçü. Şimdilerde askerde olan arkadaşım Çağlar Kara Kesmeşeker diye bir gruptan bahsetti. Grubun kendisinde mevcut olan tüm şarkılarını bilgisayarda dinlenebilecek şekilde bana verdi. Çok geçmeden müptelası oldum grubun. Adı bir garipti. Biraz araştırdım. Ara vermemişlerdi. Dağılıp bir araya gelen gruplardandı. Bir kesmeşekerin çaya atılınca dağılıp tekrar bir araya gelmeleri esas tılsımlarıydı sanki. Yalnızlığı dibini gördüğüm günlerde, “Tek kişiyim ben hala” şarkıları ile teselli buldum. Kalbim kırıldığında bekledim faizlerin inmesini, beklerken de anladım ki bir deve asla bir deve değilmiş…

Hem Ankara’daki dostlarımı görmek hem ir genişken Kesmeşeker’i izlemek için 07 Ekim Cuma gecesi trenle yola çıktım. Yolda tabi ki Kesmeşeker dinlemek her açıdan en iyi seçimdi. Konser 09 Ekim Pazar gecesi idi Konserin yapıldığı Passage Bar’a girer girmez karşıma çıkan ilk kişiler, Can Alper (gitarist), Cenk Taner (vokal/ gitarist) ve Emre Sarıtunalılar (davulcu) oldu. Şaşkınlık ve nasıl bir rahatlıkla bilemiyorum ama “Aa Kesmeşeker, ben sizle röportaj yapmaya geldim. Menajerizinle görüştüm’’ deyiverdim. Cenk Taner, “Aa hoşgeldin. Biz de yeni geldik. Bir şeyler yiyeceğiz. Daha sonra mı yapsak?” dedi, İstanbul’a giden trenimi kaçırabileceğimi bu yüzden konser sonrasına kalmazsa sevineceğimi ilettim, onayladılar ve beklemek için arka masaya geçtim. Bir kaç dakika sonra; adımı unuttuğundan olacak, Can Alper “Hişt eksiyirmidört. Bir gelsene” diye seslendi: “İstanbul’da nerede oturuyorsun? Neyle döneceksin?” dedi. Onlar gibi Kadıköy’lü olduğumu, trenle döneceğimi söyledim.

Can Alper “Gökhan (menajerleri), bak bu arkadaş bizimle röportaj yapmaya gelmiş. İstanbul’luymuş. Minibüste yer var mı?” dedi. Gökhan Daştan, sıkışabileceklerini, en olmadı yerde oturup dönebileceğimi söyledi. Cenk Taner de “Tamam ya hem konseri de izlersin. Bol bol da konuşuruz” dedi. Bu teklifi beklemiyordum ve tabi ki hayır diyemezdim. Hemen gara gidip biletimi iptal ettirdim. Anlaştığımız gibi tam 20.30’da röportaj için kuliste buluştuk.

Yeni albümün adı ne olacak? Hazırlıkları bitti mi?

Adı “Atlar dönmedi” olacak. Son albümün düzenlenme işleri bitti. Ekim’de çıkmasını bekliyorduk ama her zaman sarkmalar oluyor. Umuyoruz ki kasım ayında yayınlanmış olur.

Hırslı olarak nitelediğiniz piyasadan uzak durmak niyetiyle mi gerçekleşti bu uzun ayrılık?

Yok, hayır. O aralarda konserlerde çalıyorduk yine. Internet kullanımı çok değildi. Fazla haber olmuyordu, duyulmuyordu. Şimdi 20. yıl vesilesiyle yeni bir konser serisine başladık. 20. yıl olunca gizli Kesmeşekerciler de ortaya çıkıyorlar, Konserlerimize gelip mekânı doldurup bizi mutlu ediyorlar.

20 yıl devrildi.  Böyle bir beklentiniz var mıydı?

Bir beklentiyle yola çıkmadık. Geldiğimiz yeri ben çok beğeniyorum. En çok tatmin eden şey ise hiç bir grupta olmayan bilinçli dinleyici kitlemiz. Bunu etrafımızdaki herkes söylüyor. Konsere gelenler de, gazeteci arkadaşlar da. Takipçilerimizle de sürekli iletişim halindeyiz. Bu kadar etrafta olmayan bir grubun devamlılığım sağlayan da onlardır.

Bu kadar yıldır ayaktasınız ama neredeyse bilinmiyorsunuz. Kesmeşeker’in kendini arka planda tutması nedendir?

Fazla medyada gözükmek istemedik hiç. Seveni çok sever, bilmeyeni de bilmez. Böyle paranoyak bir durumu vardır grubun. Yunus Emre’nin “Bilmeyen ne bilsin, bizi bilenlere selam olsun”  diye bir sözü vardır, ben hep bunu söylerim bu duruma ilişkin. Kesmeşeker’in düsturu da budur. Bizim bu konudan yana bir sıkıntımız yok.

Gruptakilerin sürekli değişmesinden kaynaklı olarak Kesmeşeker ben de bir proje izlenimi yarattı. Bu konuda ne düşünüyorsunuz?

Evet böyle bir durumu var grubun. Türkiye’de şartlardan dolayı da grup olmak sürekli aynı kişilerle çalabilmek çok zor. Kimi askere gidiyor. Kimisi için dönem dönem farklı şeyler önem arz ediyor. Ama bazen böylesi daha da güzel olabiliyor.

Müzikal olarak değişik tınıların şarkılarınızda yer alması farklı şeyler denemek arzusundan mıdır?

Kesmeşeker sözel yapısı çok on planda olan bir gruptur. Açıkçası, “bir parça yapalım rock olsun da ortalığı dağıtalım” diyerek yapmadık parçaları. Söze göre şekillendik daha çok.

Müzikal açıdan Beatles’a hayranlığınızı biliyoruz. Edebi olarak da en çok Mevlana ve Yunus Emre göze çarpıyor. Onun dışında iki açıdan da Kesmeşeker’i etkileyen neler var?

Müzikal açıdan ben de her şey vardır, “her vol vardır” derler ya, öyle bir şey. Barış Manço da çok severim. Küçükken konserine dayımlarla gitmiştim. Sonrasında da onun programına çıktık zaten. Şarkılar yazdık ona hitaben. Türkiye’de, kendine özgü müziğini yapıp yıkama yağlamaya girmeyenlerin hepsini dinliyorum.

Bülent Ortaçgil de dinlerim çok. Edebi olarak da Nasıl Marx, Lenin okuyorsan, Mevlana da bu toprakların insanıdır. Kayıtsız kalamazsın. “Suda Balık Olsak” şarkısında Adorno’nun “Yanlış hayat doğru yaşanmaz” sözü vardır. Orada Cesare Pavese’ye gönderme vardır, Sait Faik’e gönderme vardır. Bir edebiyat güzellemesi gibi bir içeriği vardır şarkılarımızın çoğunda. Neyi nereye gönderdiğimi söylemeyeceğim tabi. Edebiyatta da iyi bir metin başka yerlere göndermeler yapar. O şarkıyı dinleyen de başka kapıları tıklatır edebiyatta.

Barış Manço, Bülent Ortaçgil, Yavuz Çetin, Athena grubu gibi Kadıköy’lü bir sürü çok iyi sanatçı var. Neden kaynaklanıyor sizce bu?

Kadıköy’ün sakinliği mi, ‘60’lardan gelen geleneği mi diyeyim bilemiyorum. Semtin kendine has bir havası var el-bette. Mesela ‘Taksim sound’u diye bir şey olmamasının nedeni, insanların oraya gidip çalıp evlerine dönmesi. Ama Kadıköy’de insanlar yaşıyorlar. Yaşayıp ürettikleri yerdeler her zaman. Bir sihirli değneği yok bu işin. Ama havasında bir şeyler var elbette. Hele suyunda kesin bir şey var. Kurbağalı deresi var mesela. Ev üretimi de çoktur Kadıköy’de, insanların paylaşımları çoktur. Projeler üretilir. Daha sessiz sakin adamlardır Kadıköylüler. Eski Khalkedon’dan gelen bir gelenek var.

Her albümde futbola dair bir şeyler var. Nereden kaynaklanıyor bu ilgi?

Futbolu “tu kaka” olarak gösteren entelektüellerden olmadım. “Futbol hayata benzer” sözüne inanıyorum. Futbola nasıl baktığınla alakalı her şey. Mahalle futbolu özelinden örneklersek, mahalle takımlarında da öne çıkanlar vardır, geri planda kalanlar vardır, paslaşma yani haberleşme var. Bu hayatta da böyledir. Bence en iyisi de kalecidir. Forvetler değildir. Kalecidir. Hem 1 numara olduğundan hem de yalnız adamlığından. Normal bir adamın kaleci olacağını sanmıyorum. Bir sakatlık olması lazım kaleci olmak için.

Bugün büyük bir yankı uyandıran şike iddiaları hakkında neler diyeceksiniz? Şarkılarınızda çokça geçen bir kelime şike de…

Bunlar her zaman olan olaylar. Sadece burada da olmuyor. Bahis oynayan her Türk genci bilir ki böyle şeyler var. Bu kadar çok paranın döndüğü ekonomide bu kadar çok insanın beslendiği alanda bir şeylerin manipüle edilmemesinin imkânı yok. Göz önünde olmayanlar liglerde neler dönüyor kim bilir. UEFA Temiz futbol falan deyip duruyor ama kendileri de biliyor ki hiçbir şey temiz değil.

Şarkılarınızda en çok görülen öğelerden bir diğeri de tren…

Hep bir gitme eğilimi var ben de. Gitmekten bahsedip de gidemeyen adamların metaforudur tren. “Nereye gidiyorsun Cenk?” diyorlar bazen ama ben de bir yere gitmiyorum. Kaçtığım yok. O tren belki de Freudyen bir öğe olabilir. Tren var, tünel var. Ben şarkı çözümlemelerine pek girmiyorum. Çünkü ne dersem yalan olur. Her şarkı her dinleyicide başka bir şey uyandırır. Hayır, o değil budur dersem olmaz. Bu da metaforlarımızdan biri. Herkes nasıl anlıyorsa öyle kalsın.

Kuleli Askeri Lisesi’nde okuduğunuz yıllar size neler kattı?

Şartlar gereği orada okumam gerekti. Ama iyi ki de gitmişim. Benzersiz bir tecrübe oldu benim için. Şu anda silahlı kuvvetlerle de arkadaşlarım var dolayısıyla. Bizim gibi adamların geneli bu muhabbetlerden biraz kopuktur. Ama oradaki durumu da çok iyi biliyorum.

Gençliğiniz yandı mı?

O da tabi şarkıdaki bir metafor. 80’lerdeki jenerasyonun hepsi bunu yaşadı. Bu albümde de doğdum ben bu memlekette diye bir şarkı var. Bizim kuşağa yazdım onu da. “Kayıp eşya bürosunda kuşağım kalmış” diye mesela. Bizim kuşak o anlamda heba olmuştur. Sessiz kalmıştır.

Şarkıda politika yapıyoruz diyorsunuz 1995’te yazılan Mister Brown, şarkısında da dediğiniz gibi; sizce yeni dünya dizeninde Türkiye’nin bugünkü yeri nedir?

Bu mevzuya konser öncesi girersek sahneyi kaçırırız. Çok siyasi ve geniş bir şey. Ama ondan çok hani insanın bireysel durumu daha önemli bence. İnsanın üretmesini teşvik etmeyen bunu engelleyen her türlü sistem kötü bir sistemdir. İnsana daha çok önem vermekteyim. Bilinç denen şey çok farklı bir şey. Bu sözleri yazıyoruz ama Amerika’ya sövüyormuşuz gibi bir durum var şarkılarımızda. Bu söz-lerin yerine gidip gitmediği de belli değil. Tavşan dağa küsmüş ama dağın haberi yok gibi. Kesmeşeker‘in gizli bir sosyalist yanı vardır tabi her zaman. Bu açıktır. Komünist olduğunu söyleyebileceğimiz bir internet sitesi de Mister Brown şarkımızı alıp yayınlamıştır. Kesmeşeker hayata soldan bakar. Şu anda Türkiye’de olanları la bu bakışla yorumladığımız için de hiçbir zaman tasvip etmiyoruz tabi ki.

Hayata soldan bakan bir de Metin Kurt Kurt yalnızlığı adında şarkınız var. Neden böyle bir isim verildi şarkıya?

Arıza futbolcunun önde gideni olduğu için bir sempati var tabi bizde de Metin Kurt’a karşı. Sosyalist duruşa sahip son dönemde bir futbolcu da Kemalettin Şentürk vardı. Onu da takımdan gönderdiler. Şenol Güneş tarzı sol tayfadan adamlar da var. Onunla da çok uğraştılar milli takım antrenörüyken. Saçını filan beğenmediler. Ama başka huylarını da beğenmiyorlardı büyük ihtimalle. Albümdeki şarkıyı da direk Metin Kurtla ilgili değil ama o da bir metafor. Yeni albümde de kapakta Metin Kurt’un bir fotoğrafının olması gündemde.

Dünya’nın her yerinde isyanlar, ayaklanmalar kimilerine göre de devrimler oluyor. Fakat Türkiye’de sanki hiçbir şey kötü değilmiş, her şey yolunda gidiyormuş gibi bir hava var. Bu durgunluğu neye bağlayabilirsiniz?

Tabi bu baharın hangi bahar olduğuna bakmak lazım. İlkbahar da olabilir, sonbahar da. Bu eylemleri hangi kuruluşların yayınladığına da bakmak lazım. CNN, Times falan gazetesi görüyorsa kafadan bir şüphelenmek gerekir. Temel çelişkimiz de budur. Apathy deniyor İngilizce’de. Bizim ülkemiz de böyle bir durumda. Bilinçsizleştirme politikaları var. Bilerek yapılan tasniflerdir. Kültürel yapı çok erozyona uğradı. Gençler siyasetle ilgilendiğinde başlarına neler geliyor görüyoruz. Bir tehdit var. Bir kaygısızlık, bir umursamazlık, popüler tabirle “adamsendecilik” diyebiliriz. Ülkemizdeki budur. İnsan hayatı için en kötü şeydir. Ama herkes memnun. Herkes televizyon dizisi seyrediyor. Verdiğin zaman uyuşturucuyu eroin kullanımında hayatına devam ediyor. Herkesin kafası “iyi”.

Onlar sahneye, ben tribüne geçiyorum konser için. İzin vermedi yalnızlık albümünün kapağında da giydiği gibi bir yelekle karşımızda bu sefer Cenk Taner. Can Alper, Tansu Kızılırmak ve Emre Sarıtunalılar da siyah tişörtlerini giymişler. Çaldıkları şarkıların hepsini tek bir ağızdan söyledik. Yeni albümde yer alacak “Sıcak ve Kurak” şarkısının da hep bir ağızdan söylenmesi tüm gruptakileri şaşırttı. Konser esnasında, “Benim de bir derdim vardı bu adamla” sözlerinin izleyenlerce vokalist Cenk Taner’i işaret ederek söylenmesi, grup ve hayranlar arasındaki şizofrenik bir sevgi bağının olduğunu hatırlattı.

Yola çıkmadan evvel yemek yediğimiz esnada biraz ötemizde iki sarhoş kavgaya başladı. Arkadaşları onları ayırmaya çalışırken grubun menajeri Gökhan ağabey, yollukları bana bırakıp kavgayı ayırmaya gitti ve başardı. Macera yola çıkmadan başlamıştı.

Saat 01.10 gibi gaza bastık. Ben en öne grubun sessizi Tansu ağabeyin yanına geçtim. Arkamızda Cenk ve Gökhan ağabey şeklinde sıralandık. Grubun kısa vadeli planlarına dair bilgi ve fikir alışverişleri havada uçuşurken konu, Cenk ağabeyin, tam bir Rock’n’Roll grubu olduklarının simgesi olarak nitelediği çocuklarından açıldı. Çünkü ona göre “Önce grup kurulur, albümler çıkarılır, herkes sırayla evlenir, çocuklar dünyaya gelir, ve grup devam eder, işte ‘rolling’ yani bir grubun yuvarlanması böyle sağlanır, İçinde de Rock var tabi..” 3 yaşım dolduran ikizlerini ileride anaokuluna nereye yazdırabileceğini, okul fiyatlarını soruyordu gruba. Derken konu Gökhan ağabeyin önderliğinde birden Sırrı Süreyya Onder’in askerlik hakkında mecliste yaptığı konuşmaya geldi. Boğaziçi Sosyoloji mezunu Emre ağabey ile sıkı bir tartışmaya girdiler. O esnada Cenk ağabey bana dönüp, “Bizim yolculuklarda bunlar konuşuluyor, tartışılıyor işte Volkan” dedi. Ben de yıllardır bu konulara şarkı sözlerinde göndermeler yapan gruptan başka bir şey beklemediğimi söyledim. Konserlere şapkasız çıkmayan ve minibüste olmamın öncül nedeni Can ağabey ise o sırada yine şapkasıyla tek kişilik koltuğunda uyukluyordu. Gece 03.00’e kadar süren muhabbetimiz uykusuzluğa yenik düştü. Kesmeşeker’i dinleyerek başlayan yolculuk, Kesmeşeker’i dinleyerek son buldu.

Ve sonrası eve dönüş, ki yalnızlık dahildir içine…

Eksiyirmidört / 4. Sayı
Aralık 2011

 

Bir Cevap Yazın

“Rock’n Roll Tadında Kesmeşeker”

Grubun tek sabiti Cenk Taner’in doğumunu 01 Ocak 1991 olarak belirlediği Kesmeşeker, dipten ve derinden bir şekilde 20. yılını doldurdu. Eserlerinde normal bir günde hepimizin karşısına çokça çıkan sistemsel engellere sade analizlerle siyasi göndermelerin ağırlıkta olduğu grupla son albümleri öncesi şarkılarındaki gibi siyaset, askerlik, futbol, aşk ve yalnızlık dolu bol metaforlu ve yeni albümleri hakkında ipuçları aldığımız bir sohbet gerçekleştirdik. Eksiyirmidört

(daha&helliip;)

Bir Cevap Yazın

Top