Konum
Anasayfa > multimedya > Röportajlar > 10 Derste Hayatta Mutlu Olma Kılavuzu! / Eylül 2008

10 Derste Hayatta Mutlu Olma Kılavuzu! / Eylül 2008

“Vapur, çay, deniz, yağmur, Kadıköy, lodos, Kesmeşeker, hüzün, aşk, sakinlik, futbol, gece huzur naif, şehir, gri, kum, Mc Cartney, kariyer, kalp acısı, yalnızlar ligi, müzik, dünya, insan, hayat, kaçışlar, dönüşler…” Cenk Taner; anahtar kelimeleri bunlar olan bir “kendini arama” motoru… Uzun yalnız çöllerde tek başına koşup da bulmaya çalıştığı yıldızları, şehrin ışıklarından dolayı artık göremeyen, harcı yalnızlıktan karılmış insanlara bir teselli ikramiyesi… Kafası batı, yüreği doğu, kelimeleri dünyalı bir adam, bir yalnızlık manifestosu. Ve aşağıda da; Kadife Sokak’ta kimsenin ilgilenmediğiboş bir cafenin üst katında, yukarıda geçen anahtar kelimeler üzerine yaptığımız keyifli bir sohbetin dökümü…

Sondan başa doğru gidelim ve tüm Kesmeşeker dinleyicilerinin en çok merak ettiği soru ile başlayalım: Yeni bir Kesmeşeker ya da Cenk Taner albümü geliyor mu?

Evet, yeni şarkılar var ama açıkçası Kesmeşeker olarak mı yoksa Cenk Taner olarak mı çıkacak, ona henüz karar vermedim. Burada bu -im’in altını çiziyoyorum ama egodan değil. Çünkü “İzin vermedi yalnızlık” gibi solo bir albüm isteyen de çokinsan var, ama tabii ki önemli olan sadece insanların ne istediği değil. Yani o karak vermekle ilgili Bir şey. Ama yapacağız.

“İzin Vermedi Yalnızlık”ı, 5 Kesmeşeker albümünden sonra yapmıştın. Ve ondan sonra yine bir “grup albümü” olan “Kum” geldi. Peki o albümün öncekiler gibi bir Kesmeşeker albümü değil de, bir Cenk Taner albümü olmasına karar vermenin nedeni neydi?

O garip bir dönemdi, grup işi biraz yormuştu açıkçası, çok eleman değiştiriyorduk. Benimde öyle sakin akustik şarkılarım vardı, onları değerlendirmek için yaptığım bir albüm oldu “İzin Vermedi Yalnızlık”. Aslında o sayede birçok insanda Kesmeşerk’i keşfetti, çünkü şöyle durumlar çok oldu örneğim; birine “ne dinliyorsunuz” diye sorulduğunda “Cenk Taner” dinliyorum diyor, ama Kesmeşekeri bilmiyor mesela. “Aa Kesmeşeker’in de albümü alacağım” falan derken, o da başka bir yol açıyor. Hem bizim Kesmeşeker’de akustik şarkılar vardır böyle, onlar da bi işaret gibi oldu işin açıkçası. Birde o çok özel bir dönemdi, albümden ankaşılır belki zaten, ve ben o kadar özel bi durumu grupla yapmak istemedim. Onun için tek yaptım. Yani o dinlenme albümü gibi Bir şey oldu. Tek başıma girdim, çaldım ve çıktım. İşin özü de odur aslında. Öz olarak böyle bir albüm duruyor orada. Ama dediğim gibi bundan bir solo daha olur mu olmaz mı onu da bilmiyorum gerçekten.

Bu duruma bir zaman da veremiyosundur sanırım?

Yok yok, bu sonbahar ya da en geç kışta bir albüm çıkarmayı düşünüyorum artık, çünkü en son’te çıktı. Baya bir zaman oldu. Yeni bişey yapmak lazım artık.

Zaten şöyle Bir şey demişsin “yazdığım için mi taşıyorum bunları, yoksa yaşadığım için mi yazıyorum bilmiyorum ama sonuçta bu nedenle 2-3 yılda bir, bir albüm çıkarıyorum”, “kum” albümü çıkalı 4 yıl oldu bile zaten….

Evet ama zaman geçtikçe yazmak daha zor oluyor aslında. Yani müzik açısında değil de, sözler açısından daha da zor oluyor. Çünkü ben 2004’te öyle bir akış yaptım ki zaten

2001’de solo albüm çıkmıştı, ardından 2004’te “Kum” albümü çıktı, onla beraber aynı yıl kitap (Andıran Otu) da çıktı. Ne kadar doluysam artık, hepsini şar birden dışarıya çıkarmışım! Ancak şarj etmek bir 3-4 sene aldı tabii, yeni yeni şarj olduk. Şimdi onları hazırlıyoruz. Sözler çok uğraştırıyor. Çünkü benim de tamam demem lazım, e söz olarak bir beklenti de var tabii. Onun için o konuda biraz ince eleyip sık dokuyoruz bu yüzden de biraz gecikti ama gene acayip bir durum olacaktır; çünkü sözlerde insan bazen kendini sansürlüyor, yani “ çok da uçmayayım” falan diyorsuni ama ben saldım tamamen artık ipleri, artık uçuşsa uçuş yani.

“Andıran Otu1 için “yazdığım ama şarkı yapamadığım şeyleri kitaplaştırdım” demişsin. Peki “andıran otu”nun devamının gelmesi söz konus mu ? Yani senim müziğini sevip dinleyen insanların ikinci bir cenk taner kitabı olacak mı kütüphanelerinde?

Kitap işi başka bir şey tabii, başka bir iş yani… O kadar şeyi biriktirmek de çok zaman alıyor, ben onu yıllar içinde biriktirmiştim. Aslında bu yeni yyaptığım şarkılarda da Andıran Otu’ndan bazı bölümler var, yani onları da müzikledim. Ha böyle birşeye gerek var mıydı, buna emin değilim açıkçası kendi açımdan. Gene birtakım taslaklar var ama bir kitap haline gelmesi daha uzun bir zaman alır. Yani kitap işi daha başka bir disiplinmiş onu anladım, ama olabilir tabii, her şey olabilir bu gezegende, buna da inandım. 🙂

Bir de şu anki kadroyla bir Kesmeşeker “bes of” u söylenisi dönüyordu ortalıkta, böyle bir planınız var mı?

Şu anki kadromuz hani “all star” denir ya, işte öyle bir kadro. Konserler için toplanmış bir kadro aslında bu.Ben bu kadronun bu kadar uzun süre gitmesini açıkçası beklemiyordum.Bir sene filan çalarız diyorum ama işte 4 senedir çalıyoruz. Best of albümünü ise rafa kaldırdık Bu kadroyla yeni, yani sıfırdan bir albüm yaparmısınız dersen ondan da emin değilim.Ama çalarız eğleniriz, çok iyi arkadaşlarız beraber iyi vakit geçiriyoruz o ayrı, ama sıfır bi albüm başka parametreler isteyen bir şey. Çocukların da kendi grupları işleri var. Bu işe ne kadar yoğunlaşılabilir, yoğunlaşılmaz, bir sürü soru işareti var tabii orada.. Ha belki şu olabilir; Kesmeşeker 20. yıla doğru gidiyor belki bir 20. yıl albümü yapabiliriz, eski elemanların da hepsi gelip çalabilir.

Çok güzel olur. Karga konserinde de olduğu gibi; ben gelemedim ama Youtube’dan tamamını izledim, Kesmeşeker tarihine toplu bir bakış gibi de olmuş aynı zamanda…

Evet biraz öyle oldu, eski arkadaşlar geldiler, o kadroyu hiç seyretmemiş insanları gördüler, öyle bir hoşluk oldu tabii.

Konusu açılmışken, en çok merak edilen şey ikinic husus da konserler elbette… Cenk Taner ya da Kesmeşeker olarak bir konser planı var mı yakın zamanda?

Tabii, tabii o Karga’daki konserin ikincisini yapabiliriz, o çok güzel oldu. Başka şartlar altında başka illerden de istekler var ama o kadaroyu oralara götürmek zordu. Tani ben tek başıma gidecektim ama aynısı olmayacaktı galiba.Yani İstanbul’da gene öyle bir konser olabilir; Cenk Taner ya da Kesmeşeker olarak… Zaten ikisinin çok da fazla bir ayırımı yok..

“Kesmeşeker eşittir Cenk Taner” diye sen de söylemiştin zaten…

Evet öyle bi durum var, insanlar genellikle “Ksmeşeker diye çıksalar” diyorlar ama şimdi bizde de öyle bir ehliyet oldu ki ben Cenk Taner olarak yapsam ama Kesmeşeker ismini koysam onu kabulleniyorlar mesela. Yani zaman kısa hayat kısa, insanları da kırmamak lazım yani, kendimizi de üzmeden…

Andıran Otu’nun girişindeki biyografi kımsında şöyle yazıyor: “Cenk Taner; kadıköyde yaşıyor.” Ben de bulmuşken sorayım diye düşündüm, evet gerçekten Kadıköy’ün ayrı bi havası var ve bu da muhtemelen buradaki üretimden kaynaklı bir durum. Peki bu üretime zemin hazırlayan, Kadıköy’ün Kadıköylü’ye kattığı ve aynı zamanda Kadıköylü insanlarında yaşadıkları yere kattıkları bu şey tam olarak nedir sence?

Güzel sordun. Ya şimdi Taksim’de Mecidiyeköy’de filan öyle bir durum olması çok zor çünkü insanlar orada oturmuyorlar zaten, orada çalıyorlar. Yani, işlerini yapıyorlar. Sonra da evlerine dönüyorlar. Kadıköy nasıl diyeyim aslında onun net cevabını bende bilmiyorum, yani şundan şundan dolayıa şıkkı b şıkkı diyemem yani.Ama böyle yani, burası ayrı bir devlet gibi bir yer aslında, karşıdan buraya geçtiğimizde “oh be Kadıköy’e geldik diyoruz”, yani nefes aldığımız yer burası! Dolayısıyla insan nefes aldığı yerde özgür oluyor. Nefes aldığın yerde özgür olduğun için de, özgür olduğun yerde üretiyorsun herzaman. Budur yani, bizim özgür olduğumuz yer Kadıköy. Ben karşıda o kadar özgür hissetmiyorum kendimi.Bir cendere gibi hissediyorum çoğu zaman. Bizim yerimiz, anayurdumuz burası.

Hatta buranın ayrı bir devlet olması ve senin burayla çok özdeşleşmiş olmanla ilgili şöyle muhabbetler döndüğünü gördüm internette: “Kadıköy bağımsızlığını ilan etse Cenk Taner’de yönetici olsa diye. Bu bir geyik tabii ama kendi iç dünyanın yanı sıra içinde yaşadığın dünyanın sorunlarına da duyarlı olduğunu da şarkılarından da rahatlıkla anlayabiliyoruz zaten, peki aktif bir şekilde politikanın içinde olmayı düşündün mü.

Öyle muhabbetler oldu geçen sene. Belediye başkanlığına adaylığını koysana abi falan. Bende evet naparım nederim diye düşündüm. Ama politika ayrı birşey tabii, mide spazmı filan geçiririz büyük ihtimalle. Ama Kadıköy belediye başkanlığı bak ilerde olabilir yani, ona çok hayır demiyorum.Buradaki oy potansiyelimizi de biliyoruz. Kimse farkında olmasada ! 🙂 Ama dediğim gibi politika çok ayrı birşey, biz şarkılarda politika yaparız ama politikada şarkı yapmak zor tabii orada politika yapıyorsun.Ama bir kıllandırma açayım orda olabilir niye olmasın.

Tekliflere açığım diyorsun yani?

Bağımsız aday Cenk Taner! (Gülüşmeler) Bağımsız aday içinde para lazım da işte dinleyicilerde de para yok onun için..Sadece şovumuzu yaparız yani, güzel olur. Tabii birde Kadıköy’de yaşayan ve yazan insanlarız. Kadıköy’ün de valisi değilim sonuçta, muhtarı da değilim… Kadıköy kadar Tokyo’ya da ilgim var yani, kardeş belediye olmayı çok isterim.

Peki eski Kadıköy ortamı ile yenisi arasında üretkenlik açısından – hem nicelik hemde nitelik olarak – bir fark görüyor musun?

Tabii “bizim zamanımızda Kadıköy başkaydı” falan demeyeceğim, yani mutlaka başkaydı tabii ama üretim açısından bakarsan daha bile çok üretim var işin açıkçası.Nitelik olarak da o zamanki gruplara bakınca diyebilirm ki çok da değişen birşey yok aslında Kadıköyde, çünkü o zaman 200 grup varsa, zamanın eleğinden geçtikçe hala devam eden 5-6 tane kaldı o yıllardan. 90’lardan… İşte şu anki gruplarda öyle olcak, elenecekler, 5-6 tane kalacak. Ama müzikal çeşitlilik olarak her zaman iyidir, en azından bir çaba var. “aman nedir bu” falan diye de hiçbir zaman demem, çünkü iyiler! Tabii Kesmeşeker falan dinleyerek büyüdükleri için…. Temel sağlam yani! 🙂

Kadıköy’le bu kadar özdeşleşmenin yanında bir de Galatasaraylı olma konusu var tabii… 🙂

İşte Kadıköy grubu, Kadıköye dair şarkılar yazmış, Kadıköy sound falan olunca insanın buranın takımını tutması bekleniyor doğal olarak! Bende öyle bekleyebilirdim ama bizim işimiz şaşırtmaktır her zaman! Yani şarkılarda da böyle sağ gösterip sol vurma olayı var zaten. Öyle bi durumumuzda var yani. 🙂

Şarkılarında futbola da ok gönderme var. Hayatla futbolun ne kadar paralel olduğunu, açıkçaıs futbolla hiç ilgisi olayan biri olarak ben ilk kez şarkılarında farkettim mesela…

Zaten futbola ilgim vardı her zaman ama tabii bu biraz erkek çocuk olmakla da gelişir açıkçası. Ufakken top oynardık ve büyük de bir zevkle yapıyorduk bu işi. Maçları takip ettik her zaman, dünya kupalarını…Yeri geldi Afrika 3. lig Zimbabwe maçlarını bile takip ettik, buda böyledir yani. Sonra burada o zamanki entellektüel ortamların futbolu dışlayıcı bir tavrı vardı her zaman. Kendi içinde haklı oldukları yönleri de olabilkir ama bana da çok gerçekçi gelem bir açılım değildi o. Çünkü futbol işte. 11 kişilik bir takım eşittir mahalle arkadaşlarının konumudur. Müzik grubu da ona benzer çünkü bir kaleci var, yalnız bir adam o… işte back vokal var… mahallenin yakışıklı elemanı falan var; ama onlar back vokal olmayı istemez. Onlar hep gol atmak ister, forvet olurlar. Efendim kafası çalışan oyun kurucu olur falan böyle acayip bir benzerlik kurabilirsin tabi orada insanın bakış açısı çok şeyi değiştirir, mesela bir takıma takım olarak bakabilirsin bir taraftar yenilse de yense de her zaman takımını turar çünkü rada 11 adamın bir mahalledeki durum olduğunu bilir. – Onlar para kazanan versiyonları tabi, amatörleri saymazsan- Ama gidip holigan mantığıyla bakarsan hiçbir yere gitmez o iş böyle biraz daha duygusal bakarsan çok benzerlik kurabilirsin onun içinde metaofor olarak ben çok kullanıyorum. Şimdi yeni bir şarkı var mesela “ Metin Kurt yalnızlığı” diye ; Metin Kurt Galatasaray eski futbolcusu ama aynı zamanda ilk sendikal örgütlenmeyi yapan adamdır. Şimdi bir lokantası var Halk Sofrası diye… Yani o değinmelerimiz de devam edecektir.

2004 yılında Masalevi’nde Kaan Altan ve Demirhan Baylan ile birlikte Kadıköy Sound adı altına bir konser verdiniz. Ama bu birlikteliğin devamı gelmedi ve orada kaldı. Nasıl buluşuldu ve neden devam etmedi?

O zaten bir grup değil de bir projeydi aslında, tek konserlik bir proje olarak kurulmuştu herkes kendi şarkılarını söylüyordu. Birde o isme fazla yapışıp kalınca insan bir yerden sonra tamam diyor. Yani genç bir grup müzisyengelip de abi ne bu ya “Kadıköy Sound” siz de sahiplenmişsiniz” deseler doğru derim., çünkü yani onlarda yapsa Kadıköy Sound diye konser “bu ne ya” falan demem. Bu herkese açık özgür bir sound sonuçta. 90Larda çıkan bir isim oldığı için efsanesi bu yüzden. Zaten o gece çaldığımız şarkılar da herksin kendi şarkılarıydı.yani biz de “kadıköy sound” diye yeni şarkılar yapıp konser vermedik kendi şarkılarımızdan çaldık. Öyle tek konserde kalmak iyi yani

Bir Kadıköy Sound filmi olarak geçen ve Mehmet Öztekin’in yönetmenliğini yaptığı “Buruka’cı” isimli kısa metraj filmin müzikleri de sana ait. Onun dışında hiç film müziği yapmayı düşündün mü yoksa bir teklif gelse sıcak bakar mısın?

Tabii film müziği başka bir olay orada da ben zaten Burukacı için sıfırdan bir müzik yapmadım, vardı zaten şarkım ve onu verdim. Ama bundan öne tiyatro, çocuk oyunu müziği yapmışlığım da vardır. Olabilir tabii ben bazı şeylere açık olmak taraftarıyım. O olmaz bu olmaz diye birşey yok, ama reklam konusunda çekincem olur.

Kesmeşeker seyircisiyle çok ilginç bir ilişkiniz var, hem belki kendi kendini dahi sorgulayan bir dinin peygamberi sıfatı yakıştırıyorlar senin için, hemde çok yakın bir arkadaşı gibi de görüyor dinleyici seni..Hatta o yüzden çok samimi bir şekilde tepkilerini de dile getirip hesap sorma durumları da oluyor bildiğim kadarıyla. Peki sence Kesmeşeker seyircisi ne yapardı bir reklamda Cenk Taner müziğini görse?

Bir keresinde “büyük plak şirketine geçsek ne olur” diye sormuştum bizi sevenlere, “abi bizim için farketmez, yeter ki albüm yapın” demişlerdi. Yani “vay olayı sattınız” gibi bi duruma sokmamışlardı. O da bir artı puan tabii. Aslında o bizim yapacağımız açıklamayla ilgili yani aramızda öyle samimi bir ilişki olduğu için yapacağımız açıklamaya da tam am diyeceklrdir. Mesela bende bir reklamda görseydim sevdiğim grubun bir şarkısını, ilk tepkim “eyvah sattılar olayı”, baksana bizim gençliğimizin şarkısı ne oldu, İşte Güneş’i “Güneş Deterjanları”na sattılar” falan olurdu tabii ama daha sonra derdim ki “burası Türkiye ya bir dakika yani! Zaten ne kadar konser veriliyor, telif hakları ne kadar sağlıklı işliyor…” gibi hafifletmeye çalışırdım bu suçu kendi kendime. Herhalde satamamışlardır ya o kadar da değil falan diye… Tabii Türkiye’de bir grubun taşama tercihleri ve koşulları da çok farklı, ya biz hiç bu işlere girmeyeceğiz, ki girmedik zaten, o zaman da çok konser vermemiz gerekiyor, çok konser vermeyince de ara sıra “bu yollara sapalım mı sapmayalım mı” durumuna giriyor muyuz? Valla giriyoru dersem yalan olur açıkçası. Düşünmüyoruz.

Senin mğziğinde şöyle bir taraf var; bi kere sakin. Ama aslında çok huzursuz edici şeylerden bahsediyor. Çünkü, nasıl diyeyim bir insan var; bir yandan zaten iyi köt ü düşünen ve aklı başında bir insansa – başta kendisi olmak üzere- hayatı sürekli sorguluyor. Içsel anlamda bir arayışı zaten var, artı senin şarkılarında da sürekli geçen ce tüm o soyut simgelerin ortasında taş gibi oturan “fatura”, “beyaz eşya” gibi maddi durumlarıi “erken kalkmak zorunda olduğu lodoslu sabahlar”ı var. Ve tüm bu karmaşanın ortasında bir de yürütmeye çalıştığı ilişkileri var elbette. Hayatının “lay lay lom” devresi geçip de bazı tatsız durumlar ve gerçeklerle yüzleşmenin gerektiğini ve işkerin hayal ettiğin gibi olmadığını farkettiğinde ise bir umutsuzluğa kapılıyorsun dünyaya dair, diyorsun ki “ne oluyor”? Bir yandan okuyorsun, dinliyorsun ve bir bakıyorsun ki bunları yaşayan tek sen değilsin ve önünde muazzam bir kütüphane var; kitaplar, şarkılar var… Senin şarkılarında işte şöyle bir durum var; sanki sen bu paniğe kapılmış insanın odasına gelmiş, gitarını almışsın “tamam gel, sakin…doğaldır, hepimiz yaşıyoruz bunu…” der gibisin. Belki de bu yüzden insanların senin için “tam beni anlatıyor” hissine kapılıyor ve işte bu nedenle de böyle bir iletişim ve yakınlık var seninle dinleyicilerin arasında…

Doğrudur, fazla samimiyetten zaten ne oluyorsa oluyor bizde. O tip şarkılarda ben hiç “aman şunu da yazamayayım şidmi” diye düşünmedim, gerçekten neyse, içimden ne geliyorsa ve ne hissediyorsam onu yazmışımdır. Çünkü öyle çok insan olduğunu biliyorum, yani sonuçta bir frekans gönderiyorsun ve o frekansta binlerce insan var. ama hayat insanı öyle bir hale getiriyor ki; artık kimse kimseyle açık bir şekilde konuşamıyor, çok zor. “Arkadaşım” dediğin insan bile oturup düşündüğün zaman kaç tane var hakkaten? Bu bile aslında önemli bie soru işaret, yani gerçekten samimi diyeceğin, hani vardır ya filmlerde, kitaplarda; herşeyi anlatırsın, en zor zamanlarında onu ararsın falan.. Evet kaç tane var yani? Çok azi o daha da çok çocukluk ideali olarak kaldı. Dost desen o zaten çok az. Beraber eğlendiğin yediğin içitiğin bir üsür insan oluyor ama gerçketen içindeki herşeyi hiç çekinmeden anlatabileceğin insan sayısı yok gibi birşey aslında! Yani herkes kendi kendine yaşıyor bu dünyanın içinde. Bir insanla konuşurken bile, birşey anlatıyorsun ama kafandan binbir tane başka birşey geçiyor, yani bu hep böyledir. Onun için de bu kadar samimi bie anlatım tarzı bulunca insanlar işte Cenk, Cenk Taner, Cen Abi, artık ne diyorlarsa “evet işte bizi anlayacak adam” falan.. Ama anlar mıyım anlamaz mıyım onu bilmiyorum, zaten anlasam da yapabileceğim birşey yok çünkü aynı dertten müzdaripiz hepimiz.

Ama o “yalnız değilim” hissi çok önemli. Çünkü bir paniğe kapılıyor insan hayat karşısında çoğu zaman ve bütün bu kitaplara vesairelere bakıp da aslında senin yaşadıklarını yaşayan ne kadar çok sayıda yalnız insan olduğunu gördüğün halde nasıl hala bu kadar yalnız olunabiliyor, mesela oturup bunu düşünmeye başlıyorsun.

Yani işte bu, yalnızlık zaten bu işin mihenk taşı gibi birşey, dünyada belki binlerce kez yapılmış birşeydir ama gene de insanların tam kalbinde yer alan bir konu, bu üreten insanlar için de böyle. Bruce Springsteen’in bir lafı var mesela; “Üretim yapan bütün müzisyenler sıkı bir yalnızlık deneyiminden geçmiştir” diyor ki doğru” Misal bende bu eğitimden fazlasıylai yani masterlı bir şekilde geçirdiğim için üstelik 🙂 Dolayısıyla bunu insanlarla paylaşıyorum ve konsantre bir şekilde insanlara bunu veriyorum. Ki bütün okuduğum kitaplardan seyrettiğim filmlerden etkilendiğim yazarlardan Kesmeşeker’de de solo albümde de vardır birşeylr… Ben ona inanıyorum, bi yazarın sözü vardır; “iyi bir yazar başka iyi yazarlara adres gösterir” der, bir kitap okuduğun zaman çünkü o yazar başka birşeye işaret eder, onu da gidip okursun , alırsın böylece birsürü kitap birikir evde hepsini okumzsın o ayrı mesele 🙂 Ama o adresi istersin yani “ bu adam neyde netkilenmiş?” Bende hep etkilendiğim yazarlara müzisyenlere bir adres gösteririm, hiçbir kıskançlık vs. olmadan. Çümkü aslında dünyada çokuz, yani işte “uçsuz bucaksız azınlık” dediğimi de bu! Öyleyiz, azınlığız ama uçsuz buacksız. Ve bu samimiyet işte herşeyi oraya çıkaran. Ben fazla samimi olmaktan memnunmuyum bunu da kendi kendime soruyorum? Hem evet hem hayır yani bu kadar çıplak ortada kalmak da hoş olmuyor tabii işin açıkçası. Dinleyici de o zaman bunları anlatan adamın yani benim sanki böyle başka bi gizemli hayatım varmış gibi düşünüyor, öyle yazıyorlar sonra “Cenk Taner napıyordur acaba, odasında karanlıkta oturuğ söz mü düşünüyordu?” falan böyle grotesk bir havaya sokuyorlar. Yok tabii öyle bir durum, görüyorsun işte, Kadıköy sokaklarındayız. “ merhaba, merhaba” akşam ne yesek acaba?” Böyle bir durum var. Belki o sıradanlığı yansıttığımız için artı bir değer var ve o d insanlara iyi geliyor. Muhtemelen ondandır.

Senin de şarkılarında bahsettiğin gibi aslında bir kaçma isteği var herkeste ama gidemiyor, gitse de yine buraya dönmesi gerektiğini biliyor çünkü belki de…

Tabii bir yere kaçmıyoruz işte gördüğün gibi. 🙂 Ben onu da anlıyorum yani mesela televisyon seyrediyorsun bir şeye kızıyorsun Amerikalılara mesela… Evet onla ilgili şarkı var oturup dinlersin bazı albümlerde. Işte aşk, evet onu herkes ister, onla ilgili de çok şarkı var, ama tabii “aşık oldum hadi gel beraber olalım” şeklinde değildir elbette çünkü yani bu sokaktaki durum. Sonra su borun patlıyor, tamirci voru değişecek diyor, bir gelişe 150 milyon alıyor falan “ nee! Nasıl ya” diyorsun! Yani böyle şeyler giriyor işin içine, insanların hoşuna gidende oluyor zaten. Aşk falan iyi hoş evet ama araya hep sokuştururum ben böyle şeyleri de… Sonra mistik bi tarafın da oluyor, “içinde İçindekiler Vardır” albümünde ço kvardır mesela, o da giriyor, yani bir yaşama dair herey giriyor o şarkılara, ama tabii benim bakış açımla giriyor. Bende “en doğru baka benim, varsa çıksın!” falan demiyorum tabii ki

Bir sanatçı etkilendiği başka sanatçılara da adres gösterir dedin ya, mesela yalnızca seni dinlemiş bir insanın, senden ilk gideceği yer otomatikman Beatles olacaktır. Hani insanı bir şarkıda ya da kitapta yakalayan birşeyler vardır ya, peki seni en çok ne etkiledi Beatles’da?

Beatles çocuklukta ve ilk gençlikte en çok dinlediğimiz gruptu. Şimdi dinliyor musun dersen o kadar çok değil. Ama iyi bir grup formulünü vermesi açısından çok önemliydi Beatles. Dört ayrı adam; birisi entellektüel, birisi mistik, birisi ticari, birisi mahalle çocuğu… İdeal bir grup karışımı diyorlardı, zaten dünyadaki tüm gruplarda o karışımı yakalamaya çalıştılar. Öyle birşey var, yani tüö gruplar Beatles olmak ister, tüm şarkıcılar da Elvis. Işin özü budur! Ingiliz gruplarına bak mesela, hepsi Beatles olmak istiyor ve ne kadar benzersen Beatles’a, İngiltere’de o kadar kutsal oluyorsun. 60’larda öyle bir elektrik olmuş, buna o stüdyolardaki elektrik kabloları bile dahil! Öyle bir sanat çıkmış, şimdi elimizde bu kadar teknoloji var ama çıkmıyor.

Peki neden? O yıllardaki üretkenlikle kıyaslandığında, üstelik şimdi insanların elinde çok daha fazla imkan varken neden şimdi öyle bir efsane çıkmıyor?

Çünkü Ahmet Hamdı Tanpınar’ın bir sözü vardır, “Huzur”daydı yanılmıyorsam; “aslında ne kadar çok imkan o kadar çok imkansızlık demek.” İmkanlar çoğaldıkca imkansızlık artıyor. Çünkü seçeneklerden insan ne yapacağını bilemiyor. Elinde iki seçenek varsa birinden birini seçiyorsun. Tek seçenek varsa zaten onu yapıyorsun. Ama binlerce seçeneğin varsa seçeneksizsin! Aklın hep bir diğer seçenekte kalıyor, ama tek bir seçeneğin varsa aklın hiçbirşeyde kalmıyor ve onu yapıyorsun. 60’lardaki durum o. Zaten rock müzik dünyadaki en yeni sanat formlarından biri.70’lerde 60’larda altın çağını yaşamış. Şimdi ne çağını yaşıyor dersen, yani işte bir döngü var. o döngü tamamlanıyor ve tekrar başlıyor, japon kılıç öğretisindeki gibi…Yani aslında ustayla öğrenci aynı yerdedir. Çübkü çemberi tamamlarsan usta tamamladığı için oradadır, öğrenci ise yeni başlayacağı için, ve aslında baktığın zaman ikisi aynı yerde dururlar. Bilmeyen ayırt edemez ama birisi ustadır; tamamlamıştır, birisi yeni başlıyoprdur; öğrencidir. Rock müzikte de aynı durum var, yani çarklar döndü, şimdi ustayla öğrenci yanyana duruyor, onu ancak anlayan anlar.

Senin şu anda beğendiğin ve beslendiğin isimler kimler peki; usta-çırak, yerli-yabancı ya da güncel-eski olarak? Sadece müziği kasdetmiyorum çünkü bariz bi edebi yanı da var Kesmeşeker’in.

Zaten daha çok yazarlar aslında. Düzenli olarak rock müzik dinlediğimi söyleyemeyeceğim dürüst olmak gerekirse, dürüstüz diye yarım saattir konuştuğumuz için. Ben artık daha minimal bir müzik anlayışına doğru gidiyorum, yani sakinlik dedin ama sakinlik dibine de vurabilir yani, “çok sakinleşmiş bu adam” da diyebilirler. Çünkü albümlerde de hep böyle sakinliğe doğru bir gidişat var zaten. Onun dışında yazarlardan çok besleniyorum. Ben bir yere giderken yanıma kitap almam mesela, herkes alır, ben gittiğim yerdeki kitaplıklardan kesitler alıırm. Çünkü kendi kitabını götürürsen zaten onu okursun. Halbuki başka insanlardan başka kesitlar almak çok iyi bir kaynak. Bazı Japon yazarları var mesela onlar hoşuma gitti.onları da gittiğim yerlerde kütüphane de buldum örneğin. Onun dışında şairler var, tabii belli başlı şairler zaten var, hani isim versem herkesin bildiği… Ama ben şöyle birşey de yapıyorum, ayda bir filan kitapçıya gidip isimlerini bilmediğim, ilk ya da I kinci kitaplarını çıkarmış birçok şair toplarım. Şöyle bir bakarım tabii, ama isimlerini biliyor olmam gerekmez. Geçenlerde yine aldım öyle birçok kitap.Bir ya da iki kitaplı ama piyasada ismi olmayan, ana akımın dışında bir şeyler. Doğal olarak çok daha besleyici ve kafa açıcı oluyor, şaşırıyorum bazen “aa nasıl yazmış, vay be!” falan diyorsun. Ama orada keşfedilmeyi bekliyor tabii. Öyle bir cümle var dünyada amaı kitapçıda işte alt katta ikinci rafta duruyor o cümle. O kısa cümlryi keşfetmek için de artık biraz şanslı mı olmak gerekiyor bilmiyorum. Sinemadan da çok beslendim gerçekten ama zamanında. Lost’tan hiç beslenmedim! Onu özellikle söyleyeyim. (kahkahalar). Ama şimdi öyle bir durum var ki; belli bir zaman sonra kaynaklarım çok artıyor, yani kediden de besleniyorum mesela, kuştan da… Her şeyden beslenmeye başlıyorsun. Ama bu sağlıklı beslenme, obeziteye ukaşmıyor yani asla! Onun için de kaynaklar sınırsız, ama bakarsan tabii..

Andıran Otu’nda “tüm kitaplar denizde var” diyorsun…

Eveti denizde çok besleyicidir tabi, o harika bir şey… Yani görmeyi bilmek lazımi o da insanı fazla duygusal yapıyor tabi, öyle bir etkisi de var. Ama zaten duygusal insansan görüyorsun. Gördüğün için duygusallığın daha da artıyor. Ve o zaman bu dünyanın yaşam döngüsünde uyma şansız azalıyor, ama bunda bu dünyanın bir suçu yok, sistemle ilgili bir sorun, çünkü sistemle uyumsuz bir durum oluyor

Peki ne yapmak lazım?

O konuda John Lennın sisteme bodoslama girmek lazım demişti ama onun parası vardı tabii. 🙂 New York’ta ilan falan verebiliyordu. Kurt Cobain baktı olacak gibi değil, yoluna gitti. Yani bir şekilde ayakta kalacaksın tabii. Onun bir kaçarı yok, ama formul nedir dersen ben söyleyemem, tehlikeli bir formül çünkü! “Albümlerimizi takip etsinler gelecek albüm açıklayacağım” diyerek promosyon yapayım, mutlu bir şekilde hayattan kalabilmenin yolları mesela… 🙂

10 derste Cenk Taner’den… Israrla isteyiniz! (kahkalar)

 

Sezen Aladağ
Eylül 2008

 

Bir Cevap Yazın

10 Derste Hayatta Mutlu Olma Kılavuzu! / Eylül 2008

“Vapur, çay, deniz, yağmur, Kadıköy, lodos, Kesmeşeker, hüzün, aşk, sakinlik, futbol, gece huzur naif, şehir, gri, kum, Mc Cartney, kariyer, kalp acısı, yalnızlar ligi, müzik, dünya, insan, hayat, kaçışlar, dönüşler…” Cenk Taner; anahtar kelimeleri bunlar olan bir “kendini arama” motoru… Uzun yalnız çöllerde tek başına koşup da bulmaya çalıştığı yıldızları, şehrin ışıklarından dolayı artık göremeyen, harcı yalnızlıktan karılmış insanlara bir teselli ikramiyesi… Kafası batı, yüreği doğu, kelimeleri dünyalı bir adam, bir yalnızlık manifestosu. Ve aşağıda da; Kadife Sokak’ta kimsenin ilgilenmediğiboş bir cafenin üst katında, yukarıda geçen anahtar kelimeler üzerine yaptığımız keyifli bir sohbetin dökümü…

Sondan başa doğru gidelim ve tüm Kesmeşeker dinleyicilerinin en çok merak ettiği soru ile başlayalım: Yeni bir Kesmeşeker ya da Cenk Taner albümü geliyor mu?

Evet, yeni şarkılar var ama açıkçası Kesmeşeker olarak mı yoksa Cenk Taner olarak mı çıkacak, ona henüz karar vermedim. Burada bu -im’in altını çiziyoyorum ama egodan değil. Çünkü “İzin vermedi yalnızlık” gibi solo bir albüm isteyen de çokinsan var, ama tabii ki önemli olan sadece insanların ne istediği değil. Yani o karak vermekle ilgili Bir şey. Ama yapacağız.

“İzin Vermedi Yalnızlık”ı, 5 Kesmeşeker albümünden sonra yapmıştın. Ve ondan sonra yine bir “grup albümü” olan “Kum” geldi. Peki o albümün öncekiler gibi bir Kesmeşeker albümü değil de, bir Cenk Taner albümü olmasına karar vermenin nedeni neydi?

O garip bir dönemdi, grup işi biraz yormuştu açıkçası, çok eleman değiştiriyorduk. Benimde öyle sakin akustik şarkılarım vardı, onları değerlendirmek için yaptığım bir albüm oldu “İzin Vermedi Yalnızlık”. Aslında o sayede birçok insanda Kesmeşerk’i keşfetti, çünkü şöyle durumlar çok oldu örneğim; birine “ne dinliyorsunuz” diye sorulduğunda “Cenk Taner” dinliyorum diyor, ama Kesmeşekeri bilmiyor mesela. “Aa Kesmeşeker’in de albümü alacağım” falan derken, o da başka bir yol açıyor. Hem bizim Kesmeşeker’de akustik şarkılar vardır böyle, onlar da bi işaret gibi oldu işin açıkçası. Birde o çok özel bir dönemdi, albümden ankaşılır belki zaten, ve ben o kadar özel bi durumu grupla yapmak istemedim. Onun için tek yaptım. Yani o dinlenme albümü gibi Bir şey oldu. Tek başıma girdim, çaldım ve çıktım. İşin özü de odur aslında. Öz olarak böyle bir albüm duruyor orada. Ama dediğim gibi bundan bir solo daha olur mu olmaz mı onu da bilmiyorum gerçekten.

Bu duruma bir zaman da veremiyosundur sanırım?

Yok yok, bu sonbahar ya da en geç kışta bir albüm çıkarmayı düşünüyorum artık, çünkü en son’te çıktı. Baya bir zaman oldu. Yeni bişey yapmak lazım artık.

Zaten şöyle Bir şey demişsin “yazdığım için mi taşıyorum bunları, yoksa yaşadığım için mi yazıyorum bilmiyorum ama sonuçta bu nedenle 2-3 yılda bir, bir albüm çıkarıyorum”, “kum” albümü çıkalı 4 yıl oldu bile zaten….

Evet ama zaman geçtikçe yazmak daha zor oluyor aslında. Yani müzik açısında değil de, sözler açısından daha da zor oluyor. Çünkü ben 2004’te öyle bir akış yaptım ki zaten

2001’de solo albüm çıkmıştı, ardından 2004’te “Kum” albümü çıktı, onla beraber aynı yıl kitap (Andıran Otu) da çıktı. Ne kadar doluysam artık, hepsini şar birden dışarıya çıkarmışım! Ancak şarj etmek bir 3-4 sene aldı tabii, yeni yeni şarj olduk. Şimdi onları hazırlıyoruz. Sözler çok uğraştırıyor. Çünkü benim de tamam demem lazım, e söz olarak bir beklenti de var tabii. Onun için o konuda biraz ince eleyip sık dokuyoruz bu yüzden de biraz gecikti ama gene acayip bir durum olacaktır; çünkü sözlerde insan bazen kendini sansürlüyor, yani “ çok da uçmayayım” falan diyorsuni ama ben saldım tamamen artık ipleri, artık uçuşsa uçuş yani.

“Andıran Otu1 için “yazdığım ama şarkı yapamadığım şeyleri kitaplaştırdım” demişsin. Peki “andıran otu”nun devamının gelmesi söz konus mu ? Yani senim müziğini sevip dinleyen insanların ikinci bir cenk taner kitabı olacak mı kütüphanelerinde?

Kitap işi başka bir şey tabii, başka bir iş yani… O kadar şeyi biriktirmek de çok zaman alıyor, ben onu yıllar içinde biriktirmiştim. Aslında bu yeni yyaptığım şarkılarda da Andıran Otu’ndan bazı bölümler var, yani onları da müzikledim. Ha böyle birşeye gerek var mıydı, buna emin değilim açıkçası kendi açımdan. Gene birtakım taslaklar var ama bir kitap haline gelmesi daha uzun bir zaman alır. Yani kitap işi daha başka bir disiplinmiş onu anladım, ama olabilir tabii, her şey olabilir bu gezegende, buna da inandım. 🙂

Bir de şu anki kadroyla bir Kesmeşeker “bes of” u söylenisi dönüyordu ortalıkta, böyle bir planınız var mı?

Şu anki kadromuz hani “all star” denir ya, işte öyle bir kadro. Konserler için toplanmış bir kadro aslında bu.Ben bu kadronun bu kadar uzun süre gitmesini açıkçası beklemiyordum.Bir sene filan çalarız diyorum ama işte 4 senedir çalıyoruz. Best of albümünü ise rafa kaldırdık Bu kadroyla yeni, yani sıfırdan bir albüm yaparmısınız dersen ondan da emin değilim.Ama çalarız eğleniriz, çok iyi arkadaşlarız beraber iyi vakit geçiriyoruz o ayrı, ama sıfır bi albüm başka parametreler isteyen bir şey. Çocukların da kendi grupları işleri var. Bu işe ne kadar yoğunlaşılabilir, yoğunlaşılmaz, bir sürü soru işareti var tabii orada.. Ha belki şu olabilir; Kesmeşeker 20. yıla doğru gidiyor belki bir 20. yıl albümü yapabiliriz, eski elemanların da hepsi gelip çalabilir.

Çok güzel olur. Karga konserinde de olduğu gibi; ben gelemedim ama Youtube’dan tamamını izledim, Kesmeşeker tarihine toplu bir bakış gibi de olmuş aynı zamanda…

Evet biraz öyle oldu, eski arkadaşlar geldiler, o kadroyu hiç seyretmemiş insanları gördüler, öyle bir hoşluk oldu tabii.

Konusu açılmışken, en çok merak edilen şey ikinic husus da konserler elbette… Cenk Taner ya da Kesmeşeker olarak bir konser planı var mı yakın zamanda?

Tabii, tabii o Karga’daki konserin ikincisini yapabiliriz, o çok güzel oldu. Başka şartlar altında başka illerden de istekler var ama o kadaroyu oralara götürmek zordu. Tani ben tek başıma gidecektim ama aynısı olmayacaktı galiba.Yani İstanbul’da gene öyle bir konser olabilir; Cenk Taner ya da Kesmeşeker olarak… Zaten ikisinin çok da fazla bir ayırımı yok..

“Kesmeşeker eşittir Cenk Taner” diye sen de söylemiştin zaten…

Evet öyle bi durum var, insanlar genellikle “Ksmeşeker diye çıksalar” diyorlar ama şimdi bizde de öyle bir ehliyet oldu ki ben Cenk Taner olarak yapsam ama Kesmeşeker ismini koysam onu kabulleniyorlar mesela. Yani zaman kısa hayat kısa, insanları da kırmamak lazım yani, kendimizi de üzmeden…

Andıran Otu’nun girişindeki biyografi kımsında şöyle yazıyor: “Cenk Taner; kadıköyde yaşıyor.” Ben de bulmuşken sorayım diye düşündüm, evet gerçekten Kadıköy’ün ayrı bi havası var ve bu da muhtemelen buradaki üretimden kaynaklı bir durum. Peki bu üretime zemin hazırlayan, Kadıköy’ün Kadıköylü’ye kattığı ve aynı zamanda Kadıköylü insanlarında yaşadıkları yere kattıkları bu şey tam olarak nedir sence?

Güzel sordun. Ya şimdi Taksim’de Mecidiyeköy’de filan öyle bir durum olması çok zor çünkü insanlar orada oturmuyorlar zaten, orada çalıyorlar. Yani, işlerini yapıyorlar. Sonra da evlerine dönüyorlar. Kadıköy nasıl diyeyim aslında onun net cevabını bende bilmiyorum, yani şundan şundan dolayıa şıkkı b şıkkı diyemem yani.Ama böyle yani, burası ayrı bir devlet gibi bir yer aslında, karşıdan buraya geçtiğimizde “oh be Kadıköy’e geldik diyoruz”, yani nefes aldığımız yer burası! Dolayısıyla insan nefes aldığı yerde özgür oluyor. Nefes aldığın yerde özgür olduğun için de, özgür olduğun yerde üretiyorsun herzaman. Budur yani, bizim özgür olduğumuz yer Kadıköy. Ben karşıda o kadar özgür hissetmiyorum kendimi.Bir cendere gibi hissediyorum çoğu zaman. Bizim yerimiz, anayurdumuz burası.

Hatta buranın ayrı bir devlet olması ve senin burayla çok özdeşleşmiş olmanla ilgili şöyle muhabbetler döndüğünü gördüm internette: “Kadıköy bağımsızlığını ilan etse Cenk Taner’de yönetici olsa diye. Bu bir geyik tabii ama kendi iç dünyanın yanı sıra içinde yaşadığın dünyanın sorunlarına da duyarlı olduğunu da şarkılarından da rahatlıkla anlayabiliyoruz zaten, peki aktif bir şekilde politikanın içinde olmayı düşündün mü.

Öyle muhabbetler oldu geçen sene. Belediye başkanlığına adaylığını koysana abi falan. Bende evet naparım nederim diye düşündüm. Ama politika ayrı birşey tabii, mide spazmı filan geçiririz büyük ihtimalle. Ama Kadıköy belediye başkanlığı bak ilerde olabilir yani, ona çok hayır demiyorum.Buradaki oy potansiyelimizi de biliyoruz. Kimse farkında olmasada ! 🙂 Ama dediğim gibi politika çok ayrı birşey, biz şarkılarda politika yaparız ama politikada şarkı yapmak zor tabii orada politika yapıyorsun.Ama bir kıllandırma açayım orda olabilir niye olmasın.

Tekliflere açığım diyorsun yani?

Bağımsız aday Cenk Taner! (Gülüşmeler) Bağımsız aday içinde para lazım da işte dinleyicilerde de para yok onun için..Sadece şovumuzu yaparız yani, güzel olur. Tabii birde Kadıköy’de yaşayan ve yazan insanlarız. Kadıköy’ün de valisi değilim sonuçta, muhtarı da değilim… Kadıköy kadar Tokyo’ya da ilgim var yani, kardeş belediye olmayı çok isterim.

Peki eski Kadıköy ortamı ile yenisi arasında üretkenlik açısından – hem nicelik hemde nitelik olarak – bir fark görüyor musun?

Tabii “bizim zamanımızda Kadıköy başkaydı” falan demeyeceğim, yani mutlaka başkaydı tabii ama üretim açısından bakarsan daha bile çok üretim var işin açıkçası.Nitelik olarak da o zamanki gruplara bakınca diyebilirm ki çok da değişen birşey yok aslında Kadıköyde, çünkü o zaman 200 grup varsa, zamanın eleğinden geçtikçe hala devam eden 5-6 tane kaldı o yıllardan. 90’lardan… İşte şu anki gruplarda öyle olcak, elenecekler, 5-6 tane kalacak. Ama müzikal çeşitlilik olarak her zaman iyidir, en azından bir çaba var. “aman nedir bu” falan diye de hiçbir zaman demem, çünkü iyiler! Tabii Kesmeşeker falan dinleyerek büyüdükleri için…. Temel sağlam yani! 🙂

Kadıköy’le bu kadar özdeşleşmenin yanında bir de Galatasaraylı olma konusu var tabii… 🙂

İşte Kadıköy grubu, Kadıköye dair şarkılar yazmış, Kadıköy sound falan olunca insanın buranın takımını tutması bekleniyor doğal olarak! Bende öyle bekleyebilirdim ama bizim işimiz şaşırtmaktır her zaman! Yani şarkılarda da böyle sağ gösterip sol vurma olayı var zaten. Öyle bi durumumuzda var yani. 🙂

Şarkılarında futbola da ok gönderme var. Hayatla futbolun ne kadar paralel olduğunu, açıkçaıs futbolla hiç ilgisi olayan biri olarak ben ilk kez şarkılarında farkettim mesela…

Zaten futbola ilgim vardı her zaman ama tabii bu biraz erkek çocuk olmakla da gelişir açıkçası. Ufakken top oynardık ve büyük de bir zevkle yapıyorduk bu işi. Maçları takip ettik her zaman, dünya kupalarını…Yeri geldi Afrika 3. lig Zimbabwe maçlarını bile takip ettik, buda böyledir yani. Sonra burada o zamanki entellektüel ortamların futbolu dışlayıcı bir tavrı vardı her zaman. Kendi içinde haklı oldukları yönleri de olabilkir ama bana da çok gerçekçi gelem bir açılım değildi o. Çünkü futbol işte. 11 kişilik bir takım eşittir mahalle arkadaşlarının konumudur. Müzik grubu da ona benzer çünkü bir kaleci var, yalnız bir adam o… işte back vokal var… mahallenin yakışıklı elemanı falan var; ama onlar back vokal olmayı istemez. Onlar hep gol atmak ister, forvet olurlar. Efendim kafası çalışan oyun kurucu olur falan böyle acayip bir benzerlik kurabilirsin tabi orada insanın bakış açısı çok şeyi değiştirir, mesela bir takıma takım olarak bakabilirsin bir taraftar yenilse de yense de her zaman takımını turar çünkü rada 11 adamın bir mahalledeki durum olduğunu bilir. – Onlar para kazanan versiyonları tabi, amatörleri saymazsan- Ama gidip holigan mantığıyla bakarsan hiçbir yere gitmez o iş böyle biraz daha duygusal bakarsan çok benzerlik kurabilirsin onun içinde metaofor olarak ben çok kullanıyorum. Şimdi yeni bir şarkı var mesela “ Metin Kurt yalnızlığı” diye ; Metin Kurt Galatasaray eski futbolcusu ama aynı zamanda ilk sendikal örgütlenmeyi yapan adamdır. Şimdi bir lokantası var Halk Sofrası diye… Yani o değinmelerimiz de devam edecektir.

2004 yılında Masalevi’nde Kaan Altan ve Demirhan Baylan ile birlikte Kadıköy Sound adı altına bir konser verdiniz. Ama bu birlikteliğin devamı gelmedi ve orada kaldı. Nasıl buluşuldu ve neden devam etmedi?

O zaten bir grup değil de bir projeydi aslında, tek konserlik bir proje olarak kurulmuştu herkes kendi şarkılarını söylüyordu. Birde o isme fazla yapışıp kalınca insan bir yerden sonra tamam diyor. Yani genç bir grup müzisyengelip de abi ne bu ya “Kadıköy Sound” siz de sahiplenmişsiniz” deseler doğru derim., çünkü yani onlarda yapsa Kadıköy Sound diye konser “bu ne ya” falan demem. Bu herkese açık özgür bir sound sonuçta. 90Larda çıkan bir isim oldığı için efsanesi bu yüzden. Zaten o gece çaldığımız şarkılar da herksin kendi şarkılarıydı.yani biz de “kadıköy sound” diye yeni şarkılar yapıp konser vermedik kendi şarkılarımızdan çaldık. Öyle tek konserde kalmak iyi yani

Bir Kadıköy Sound filmi olarak geçen ve Mehmet Öztekin’in yönetmenliğini yaptığı “Buruka’cı” isimli kısa metraj filmin müzikleri de sana ait. Onun dışında hiç film müziği yapmayı düşündün mü yoksa bir teklif gelse sıcak bakar mısın?

Tabii film müziği başka bir olay orada da ben zaten Burukacı için sıfırdan bir müzik yapmadım, vardı zaten şarkım ve onu verdim. Ama bundan öne tiyatro, çocuk oyunu müziği yapmışlığım da vardır. Olabilir tabii ben bazı şeylere açık olmak taraftarıyım. O olmaz bu olmaz diye birşey yok, ama reklam konusunda çekincem olur.

Kesmeşeker seyircisiyle çok ilginç bir ilişkiniz var, hem belki kendi kendini dahi sorgulayan bir dinin peygamberi sıfatı yakıştırıyorlar senin için, hemde çok yakın bir arkadaşı gibi de görüyor dinleyici seni..Hatta o yüzden çok samimi bir şekilde tepkilerini de dile getirip hesap sorma durumları da oluyor bildiğim kadarıyla. Peki sence Kesmeşeker seyircisi ne yapardı bir reklamda Cenk Taner müziğini görse?

Bir keresinde “büyük plak şirketine geçsek ne olur” diye sormuştum bizi sevenlere, “abi bizim için farketmez, yeter ki albüm yapın” demişlerdi. Yani “vay olayı sattınız” gibi bi duruma sokmamışlardı. O da bir artı puan tabii. Aslında o bizim yapacağımız açıklamayla ilgili yani aramızda öyle samimi bir ilişki olduğu için yapacağımız açıklamaya da tam am diyeceklrdir. Mesela bende bir reklamda görseydim sevdiğim grubun bir şarkısını, ilk tepkim “eyvah sattılar olayı”, baksana bizim gençliğimizin şarkısı ne oldu, İşte Güneş’i “Güneş Deterjanları”na sattılar” falan olurdu tabii ama daha sonra derdim ki “burası Türkiye ya bir dakika yani! Zaten ne kadar konser veriliyor, telif hakları ne kadar sağlıklı işliyor…” gibi hafifletmeye çalışırdım bu suçu kendi kendime. Herhalde satamamışlardır ya o kadar da değil falan diye… Tabii Türkiye’de bir grubun taşama tercihleri ve koşulları da çok farklı, ya biz hiç bu işlere girmeyeceğiz, ki girmedik zaten, o zaman da çok konser vermemiz gerekiyor, çok konser vermeyince de ara sıra “bu yollara sapalım mı sapmayalım mı” durumuna giriyor muyuz? Valla giriyoru dersem yalan olur açıkçası. Düşünmüyoruz.

Senin mğziğinde şöyle bir taraf var; bi kere sakin. Ama aslında çok huzursuz edici şeylerden bahsediyor. Çünkü, nasıl diyeyim bir insan var; bir yandan zaten iyi köt ü düşünen ve aklı başında bir insansa – başta kendisi olmak üzere- hayatı sürekli sorguluyor. Içsel anlamda bir arayışı zaten var, artı senin şarkılarında da sürekli geçen ce tüm o soyut simgelerin ortasında taş gibi oturan “fatura”, “beyaz eşya” gibi maddi durumlarıi “erken kalkmak zorunda olduğu lodoslu sabahlar”ı var. Ve tüm bu karmaşanın ortasında bir de yürütmeye çalıştığı ilişkileri var elbette. Hayatının “lay lay lom” devresi geçip de bazı tatsız durumlar ve gerçeklerle yüzleşmenin gerektiğini ve işkerin hayal ettiğin gibi olmadığını farkettiğinde ise bir umutsuzluğa kapılıyorsun dünyaya dair, diyorsun ki “ne oluyor”? Bir yandan okuyorsun, dinliyorsun ve bir bakıyorsun ki bunları yaşayan tek sen değilsin ve önünde muazzam bir kütüphane var; kitaplar, şarkılar var… Senin şarkılarında işte şöyle bir durum var; sanki sen bu paniğe kapılmış insanın odasına gelmiş, gitarını almışsın “tamam gel, sakin…doğaldır, hepimiz yaşıyoruz bunu…” der gibisin. Belki de bu yüzden insanların senin için “tam beni anlatıyor” hissine kapılıyor ve işte bu nedenle de böyle bir iletişim ve yakınlık var seninle dinleyicilerin arasında…

Doğrudur, fazla samimiyetten zaten ne oluyorsa oluyor bizde. O tip şarkılarda ben hiç “aman şunu da yazamayayım şidmi” diye düşünmedim, gerçekten neyse, içimden ne geliyorsa ve ne hissediyorsam onu yazmışımdır. Çünkü öyle çok insan olduğunu biliyorum, yani sonuçta bir frekans gönderiyorsun ve o frekansta binlerce insan var. ama hayat insanı öyle bir hale getiriyor ki; artık kimse kimseyle açık bir şekilde konuşamıyor, çok zor. “Arkadaşım” dediğin insan bile oturup düşündüğün zaman kaç tane var hakkaten? Bu bile aslında önemli bie soru işaret, yani gerçekten samimi diyeceğin, hani vardır ya filmlerde, kitaplarda; herşeyi anlatırsın, en zor zamanlarında onu ararsın falan.. Evet kaç tane var yani? Çok azi o daha da çok çocukluk ideali olarak kaldı. Dost desen o zaten çok az. Beraber eğlendiğin yediğin içitiğin bir üsür insan oluyor ama gerçketen içindeki herşeyi hiç çekinmeden anlatabileceğin insan sayısı yok gibi birşey aslında! Yani herkes kendi kendine yaşıyor bu dünyanın içinde. Bir insanla konuşurken bile, birşey anlatıyorsun ama kafandan binbir tane başka birşey geçiyor, yani bu hep böyledir. Onun için de bu kadar samimi bie anlatım tarzı bulunca insanlar işte Cenk, Cenk Taner, Cen Abi, artık ne diyorlarsa “evet işte bizi anlayacak adam” falan.. Ama anlar mıyım anlamaz mıyım onu bilmiyorum, zaten anlasam da yapabileceğim birşey yok çünkü aynı dertten müzdaripiz hepimiz.

Ama o “yalnız değilim” hissi çok önemli. Çünkü bir paniğe kapılıyor insan hayat karşısında çoğu zaman ve bütün bu kitaplara vesairelere bakıp da aslında senin yaşadıklarını yaşayan ne kadar çok sayıda yalnız insan olduğunu gördüğün halde nasıl hala bu kadar yalnız olunabiliyor, mesela oturup bunu düşünmeye başlıyorsun.

Yani işte bu, yalnızlık zaten bu işin mihenk taşı gibi birşey, dünyada belki binlerce kez yapılmış birşeydir ama gene de insanların tam kalbinde yer alan bir konu, bu üreten insanlar için de böyle. Bruce Springsteen’in bir lafı var mesela; “Üretim yapan bütün müzisyenler sıkı bir yalnızlık deneyiminden geçmiştir” diyor ki doğru” Misal bende bu eğitimden fazlasıylai yani masterlı bir şekilde geçirdiğim için üstelik 🙂 Dolayısıyla bunu insanlarla paylaşıyorum ve konsantre bir şekilde insanlara bunu veriyorum. Ki bütün okuduğum kitaplardan seyrettiğim filmlerden etkilendiğim yazarlardan Kesmeşeker’de de solo albümde de vardır birşeylr… Ben ona inanıyorum, bi yazarın sözü vardır; “iyi bir yazar başka iyi yazarlara adres gösterir” der, bir kitap okuduğun zaman çünkü o yazar başka birşeye işaret eder, onu da gidip okursun , alırsın böylece birsürü kitap birikir evde hepsini okumzsın o ayrı mesele 🙂 Ama o adresi istersin yani “ bu adam neyde netkilenmiş?” Bende hep etkilendiğim yazarlara müzisyenlere bir adres gösteririm, hiçbir kıskançlık vs. olmadan. Çümkü aslında dünyada çokuz, yani işte “uçsuz bucaksız azınlık” dediğimi de bu! Öyleyiz, azınlığız ama uçsuz buacksız. Ve bu samimiyet işte herşeyi oraya çıkaran. Ben fazla samimi olmaktan memnunmuyum bunu da kendi kendime soruyorum? Hem evet hem hayır yani bu kadar çıplak ortada kalmak da hoş olmuyor tabii işin açıkçası. Dinleyici de o zaman bunları anlatan adamın yani benim sanki böyle başka bi gizemli hayatım varmış gibi düşünüyor, öyle yazıyorlar sonra “Cenk Taner napıyordur acaba, odasında karanlıkta oturuğ söz mü düşünüyordu?” falan böyle grotesk bir havaya sokuyorlar. Yok tabii öyle bir durum, görüyorsun işte, Kadıköy sokaklarındayız. “ merhaba, merhaba” akşam ne yesek acaba?” Böyle bir durum var. Belki o sıradanlığı yansıttığımız için artı bir değer var ve o d insanlara iyi geliyor. Muhtemelen ondandır.

Senin de şarkılarında bahsettiğin gibi aslında bir kaçma isteği var herkeste ama gidemiyor, gitse de yine buraya dönmesi gerektiğini biliyor çünkü belki de…

Tabii bir yere kaçmıyoruz işte gördüğün gibi. 🙂 Ben onu da anlıyorum yani mesela televisyon seyrediyorsun bir şeye kızıyorsun Amerikalılara mesela… Evet onla ilgili şarkı var oturup dinlersin bazı albümlerde. Işte aşk, evet onu herkes ister, onla ilgili de çok şarkı var, ama tabii “aşık oldum hadi gel beraber olalım” şeklinde değildir elbette çünkü yani bu sokaktaki durum. Sonra su borun patlıyor, tamirci voru değişecek diyor, bir gelişe 150 milyon alıyor falan “ nee! Nasıl ya” diyorsun! Yani böyle şeyler giriyor işin içine, insanların hoşuna gidende oluyor zaten. Aşk falan iyi hoş evet ama araya hep sokuştururum ben böyle şeyleri de… Sonra mistik bi tarafın da oluyor, “içinde İçindekiler Vardır” albümünde ço kvardır mesela, o da giriyor, yani bir yaşama dair herey giriyor o şarkılara, ama tabii benim bakış açımla giriyor. Bende “en doğru baka benim, varsa çıksın!” falan demiyorum tabii ki

Bir sanatçı etkilendiği başka sanatçılara da adres gösterir dedin ya, mesela yalnızca seni dinlemiş bir insanın, senden ilk gideceği yer otomatikman Beatles olacaktır. Hani insanı bir şarkıda ya da kitapta yakalayan birşeyler vardır ya, peki seni en çok ne etkiledi Beatles’da?

Beatles çocuklukta ve ilk gençlikte en çok dinlediğimiz gruptu. Şimdi dinliyor musun dersen o kadar çok değil. Ama iyi bir grup formulünü vermesi açısından çok önemliydi Beatles. Dört ayrı adam; birisi entellektüel, birisi mistik, birisi ticari, birisi mahalle çocuğu… İdeal bir grup karışımı diyorlardı, zaten dünyadaki tüm gruplarda o karışımı yakalamaya çalıştılar. Öyle birşey var, yani tüö gruplar Beatles olmak ister, tüm şarkıcılar da Elvis. Işin özü budur! Ingiliz gruplarına bak mesela, hepsi Beatles olmak istiyor ve ne kadar benzersen Beatles’a, İngiltere’de o kadar kutsal oluyorsun. 60’larda öyle bir elektrik olmuş, buna o stüdyolardaki elektrik kabloları bile dahil! Öyle bir sanat çıkmış, şimdi elimizde bu kadar teknoloji var ama çıkmıyor.

Peki neden? O yıllardaki üretkenlikle kıyaslandığında, üstelik şimdi insanların elinde çok daha fazla imkan varken neden şimdi öyle bir efsane çıkmıyor?

Çünkü Ahmet Hamdı Tanpınar’ın bir sözü vardır, “Huzur”daydı yanılmıyorsam; “aslında ne kadar çok imkan o kadar çok imkansızlık demek.” İmkanlar çoğaldıkca imkansızlık artıyor. Çünkü seçeneklerden insan ne yapacağını bilemiyor. Elinde iki seçenek varsa birinden birini seçiyorsun. Tek seçenek varsa zaten onu yapıyorsun. Ama binlerce seçeneğin varsa seçeneksizsin! Aklın hep bir diğer seçenekte kalıyor, ama tek bir seçeneğin varsa aklın hiçbirşeyde kalmıyor ve onu yapıyorsun. 60’lardaki durum o. Zaten rock müzik dünyadaki en yeni sanat formlarından biri.70’lerde 60’larda altın çağını yaşamış. Şimdi ne çağını yaşıyor dersen, yani işte bir döngü var. o döngü tamamlanıyor ve tekrar başlıyor, japon kılıç öğretisindeki gibi…Yani aslında ustayla öğrenci aynı yerdedir. Çübkü çemberi tamamlarsan usta tamamladığı için oradadır, öğrenci ise yeni başlayacağı için, ve aslında baktığın zaman ikisi aynı yerde dururlar. Bilmeyen ayırt edemez ama birisi ustadır; tamamlamıştır, birisi yeni başlıyoprdur; öğrencidir. Rock müzikte de aynı durum var, yani çarklar döndü, şimdi ustayla öğrenci yanyana duruyor, onu ancak anlayan anlar.

Senin şu anda beğendiğin ve beslendiğin isimler kimler peki; usta-çırak, yerli-yabancı ya da güncel-eski olarak? Sadece müziği kasdetmiyorum çünkü bariz bi edebi yanı da var Kesmeşeker’in.

Zaten daha çok yazarlar aslında. Düzenli olarak rock müzik dinlediğimi söyleyemeyeceğim dürüst olmak gerekirse, dürüstüz diye yarım saattir konuştuğumuz için. Ben artık daha minimal bir müzik anlayışına doğru gidiyorum, yani sakinlik dedin ama sakinlik dibine de vurabilir yani, “çok sakinleşmiş bu adam” da diyebilirler. Çünkü albümlerde de hep böyle sakinliğe doğru bir gidişat var zaten. Onun dışında yazarlardan çok besleniyorum. Ben bir yere giderken yanıma kitap almam mesela, herkes alır, ben gittiğim yerdeki kitaplıklardan kesitler alıırm. Çünkü kendi kitabını götürürsen zaten onu okursun. Halbuki başka insanlardan başka kesitlar almak çok iyi bir kaynak. Bazı Japon yazarları var mesela onlar hoşuma gitti.onları da gittiğim yerlerde kütüphane de buldum örneğin. Onun dışında şairler var, tabii belli başlı şairler zaten var, hani isim versem herkesin bildiği… Ama ben şöyle birşey de yapıyorum, ayda bir filan kitapçıya gidip isimlerini bilmediğim, ilk ya da I kinci kitaplarını çıkarmış birçok şair toplarım. Şöyle bir bakarım tabii, ama isimlerini biliyor olmam gerekmez. Geçenlerde yine aldım öyle birçok kitap.Bir ya da iki kitaplı ama piyasada ismi olmayan, ana akımın dışında bir şeyler. Doğal olarak çok daha besleyici ve kafa açıcı oluyor, şaşırıyorum bazen “aa nasıl yazmış, vay be!” falan diyorsun. Ama orada keşfedilmeyi bekliyor tabii. Öyle bir cümle var dünyada amaı kitapçıda işte alt katta ikinci rafta duruyor o cümle. O kısa cümlryi keşfetmek için de artık biraz şanslı mı olmak gerekiyor bilmiyorum. Sinemadan da çok beslendim gerçekten ama zamanında. Lost’tan hiç beslenmedim! Onu özellikle söyleyeyim. (kahkahalar). Ama şimdi öyle bir durum var ki; belli bir zaman sonra kaynaklarım çok artıyor, yani kediden de besleniyorum mesela, kuştan da… Her şeyden beslenmeye başlıyorsun. Ama bu sağlıklı beslenme, obeziteye ukaşmıyor yani asla! Onun için de kaynaklar sınırsız, ama bakarsan tabii..

Andıran Otu’nda “tüm kitaplar denizde var” diyorsun…

Eveti denizde çok besleyicidir tabi, o harika bir şey… Yani görmeyi bilmek lazımi o da insanı fazla duygusal yapıyor tabi, öyle bir etkisi de var. Ama zaten duygusal insansan görüyorsun. Gördüğün için duygusallığın daha da artıyor. Ve o zaman bu dünyanın yaşam döngüsünde uyma şansız azalıyor, ama bunda bu dünyanın bir suçu yok, sistemle ilgili bir sorun, çünkü sistemle uyumsuz bir durum oluyor

Peki ne yapmak lazım?

O konuda John Lennın sisteme bodoslama girmek lazım demişti ama onun parası vardı tabii. 🙂 New York’ta ilan falan verebiliyordu. Kurt Cobain baktı olacak gibi değil, yoluna gitti. Yani bir şekilde ayakta kalacaksın tabii. Onun bir kaçarı yok, ama formul nedir dersen ben söyleyemem, tehlikeli bir formül çünkü! “Albümlerimizi takip etsinler gelecek albüm açıklayacağım” diyerek promosyon yapayım, mutlu bir şekilde hayattan kalabilmenin yolları mesela… 🙂

10 derste Cenk Taner’den… Israrla isteyiniz! (kahkalar)

 

Sezen Aladağ
Eylül 2008

 

Bir Cevap Yazın

Top